Bir Kaç Damla Tefekkür, Yalnızca Tefekkür...

Rachel'i anarken, birkaç söz...

Hayat, bildiğimiz ve asla bozmak istemediğimiz zihinsel hududlarımızın içinde devam edip gidiyor. Oluşturulmuş gündemin ve küresel düzenin tespit ettiği siyasi kavgaların ihtirası ne kadar büyürse büyüsün, hayatı anlamlı kılan insanlar ve olaylar da unutulmuyor.  Çünkü cesaret, bulunduğu yüreği unutulmaz kılacak kadar güçlü bir seda bırakır geride. Çünkü hayat, cesurları 'Kahraman' olarak vasıflandırıp, tarih sayfalarına öyle kaydederken, sadece biyolojik hayatlarını sürdürme kaygısıyla susanları,sinenleri ve korkakları da 'Eyyamcı' olarak kaydetmektedir.

'Eyyamcı' kime denirdi sahi? Hatırlayan var mı?

1980 öncesinin büyük kargaşalarının doğurduğu ve halkın içinde oluşmuş bir şahsiyet tasviri idi aslında 'Eyyamcı'. 1980'lerden evveli demişken, Türk demokrasisinin hayatiyetini sürdürmek için başvurduğu yolları da unutmamalı. Toplumun iki büyük kampa ayrıldığı, dindar, muhafazakar, sağ görüşlü kimselerin; Türkiye'de 'dinsiz' CHP'ye karşı 'Adalet Partisi'ni, dünya genelinde de 'Komünist Sovyetlere' karşı ABD'yi desteklediği dönemlerle denk gelir 'Eyyamcı' kavramının doğuşu. Solcu, sosyalist,laik, seküler düşünce sahiplerinin ise irticaya karşı Türkiye'de CHP'yi destekledikleri, dünyada da Amerikancılık furyasına karşı Sovyetleri savundukları günlerdir aynı zamanda bahsettiğimiz zaman dilimi. Özgür olduğunu düşünen zihinlerin dahi 'cendere' içinde eritilip, istenilen iki formdan birisine sokulduğu zaman diliminde, düşünmeden, siyasi kanaat taşımadan yaşayan kimselere 'Eyyamcı' deniliyordu. Belki kendi halinde insanlardı ama siyasi bir amaç gütmedikleri için, her iki tarafa da dahil olmayı başaramadıkları için en çok ezilenler de bu gruba mensup olanlardı. Hem solcuların, hem ülkücülerin rahatça hesap sorduğu, dövdüğü, sövdüğü renksizlerdi çünkü. Hayata dair, devlete dair, dünya meselelerine dair bir görüş sahibi olmamak, dünyayı olabildiğince çıkarcı bir şekilde yaşayarak, verilen mücadelelerin anlamsızlaşmasına neden olmak gibi görülüyor, öyle algılanıyordu. Mesele, tarafsız kalan, çıkarcı davranan, düşünmeyenlerin 'Eyyamcı' sıfatı ile tavsif olunmaları meselesiydi, nitekim öyle de oldu yıllar boyu.

İnsanları oluşmuş tanım, sıfat ve klişelerle değerlendirmeniz çoğu zaman mümkün değildir. Her bir 'Adem'in ayrı bir 'Alem' olduğu bilinmeksizin hayat doğru okunamıyor çoğunlukla. Çünkü İslamcı dediğiniz bir şahsın 'Ölüm oruçları' demesi, solcu dediğiniz bir şahsın Hamas'ın iktidarda olduğunu bilmesine karşın 'Gazze'de katliama dur de' diyebilmesi, çizgilerin 1970'li yıllarda kalmadığını göstermeye yeter de artar.  Çizgilerin değişimi, devrin 'Eyyamcı' sınıfını da değiştirdi lakin. Dünün, tümüyle renksiz 'Eyyamcıları' yerlerini, her renge bürünebilen daha gelişmiş bir türe terkettiler. 'Liberal' olarak tanımlanabilmeleri mümkün olmakla birlikte, kendilerini bütün 'libaralist' tavırlarına rağmen 'İslamcı', 'Sosyalist' gibi tanımlamaktan geri durmayan yeni nesil, gelişmiş 'Eyyamcılar'dan söz ediyoruz.

'Eyyamcılığın' şekil değiştiren hali,  kendi varlığını bir siyasi söyleme atfediyor evvela. Ucundan kıyısından da olsa bir dünya görüşüne yaslayıp, işine gelen hususlarda sözkonusu dünya görüşüne sahip çıkıp, işine gelmeyen noktada sözkonusu dünya görüşünü terketmek gibi niteliği de bünyesinde barındırdığı için, bazen görünen yüz iflah olmaz bir devrimci iken, bazen de sınır tanımayan bir liberal oluyor.  

Kimseyi sorgulama, yargılama makamı değiliz siyasi kanaatlerin samimiyeti hususunda.  Ancak, dünyanın ortak bir vicdanı varsa, var olduğuna inanılıyorsa, bilinmelidir ki bu vicdanı 'Eyyamcılar' temsil etmiyor. Rachel Corrie öldüğünde, üzerinde bir Filistin kefiyesi ve kalbinde de tavizsiz bir duruş vardı. Rachel sadece vicdan demek değildi, ayaklanmış bir yürek ve zulme rıza gösteremeyen bir devrimci idi.

Hal böyleyken, Rachel'i düşünmek, ölüm yıldönümünde Rachel'i hatırlamak en çok kimin hakkıdır? İsteyen Rachel'i istediği gibi anacak şüphesiz, ancak evrensel bir mesajın takipçisi olamayıp, bulundukları coğrafyada 'Rachel' gibi tavizsiz bir duruşu kuşanamayanlar hangi ölçüye göre, Rachel'in kalbinde yanan ateşi temsil ediyorlar?

Bazı hususların adı doğru konulmalı, tasviri doğru yapılmalı ve vakıa çekincesiz bir üslupla aktarılmalıdır. Rachel kimdi? Rachel ne yapmıştı? Bugün Rachel'i anlamlı kılan nedir? Sorularına verilecek cevaplarla ilintili bir sorgulama süreciyle meseleyi doğru tespit edip, hitama erdirmek mümkündür kanımca.

Rachel kimdi? Bir şahsiyet tanımı ve tasviri yapmanın en kolay yolu, önce muhatabın ne olduğunu sonra da ne olmadığını ifade etmektir. Rachel onurlu bir Amerikan vatandaşı, tavizsiz bir devrimci, hayatını ideallerine adamış bir aktivist, umudunu asla yitirmeyen bir iyimser, mücadeleyi hayatının merkezine koymuş bir direnişçi idi. Bütün bunlar olduğu için mi bilmiyorum fakat şair değildi, entelektüel değildi, edebiyatçı değildi, ağır metinler kaleme alan bir yazar değildi, haber çıkartma derdi taşıyan bir gazeteci değildi, siyasetçi değildi... En önemlisi de 'Eyyamcı' değildi. Hak ve batıl arasında süregelen mücadelenin tam orta yerindeydi ve itikaden değilse bile amelen 'Hak' tarafını tutuyordu.

Rachel ne yapmıştı? Binlerce kilometre uzaktan, ABD'den çıkıp, sırf yaşama haklarını müdafaa etmek için Filistinlilerle omuz omuza vermişti ve önemli olan da buydu.  Bir gazetecinin kurşunlanmış cesediyle, Rachel'in boldozerin altından çıkartılan ezilmiş bedeni arasındaki fark, işte bu manada gizlidir.

Bugün Rachel'i anlamlı kılan nedir? Bir buçuk milyar Müslüman'ın yüzüne her gün tokat gibi çarpılan bir yaşam öyküsünün baş kahramanı olmasıdır. Filistin'in ve Filistinlilerin hakları için tek bir adım dahi atamayan Arapların ortasında bir Amerikalı olarak canını hiçe sayan pervasızlığıdır. Bilmem kaç yıl sonra bile, gerçekliğinden emin olunamayan bir masal gibi dillerde direniş bilincidir.

Hal böyleyken, tekrar tekrar anlatılmalı, bilinmeli, anımsanmalı bazı önemli hususlar... Bazı olaylar sadece detaylardan ibarettir çünkü.

 Rachel'i anmak edebiyatçılara yakışmıyor. Davanın edebiyatını yapmakla, tam orta yerinde olmak arasındaki fark sanıldığından çok daha büyük zira. Bilal Yaldızcı'nın ismini anamayanların, Rachel Corrie'nin ismini anması tuhaf oluyor çünkü. Filistin'in ismini ancak Batılı paradigmalarla ele alabilenlerin, Rachel'i de Batı'nın olmayan vicdanının delili saymaları oldukça garip görünüyor gözüme bu yüzden. Bir Batılı'nın vicdanı ile Batı'nın ortak vicdanı arasındaki farkı farketmek bu kadar mı zor?

Batılı bir vicdan yoksunu olan Nietzsche'den öğrendiğim tek şey vardı: Bu dahil bütün genellemeler yanlıştır. İlk bakışta göze oldukça 'şüpheci' görünen bu bakış aslında oldukça reel. İstisnaların varlığı her zaman genellemeleri anlamsız kılar. Elbette, bir anma merasimi ile ilgili, bir anma toplantısının organizasyonuyla ilgili istisna çabalar da vardır, müstesna isimler de...

Ancak bu, Türkiye'nin Rachelleri'ni, Bilal Yaldızcı'ları ve diğerlerini anamayan edebiyatçıların, şairlerin, entelektüellerin, Rachel'i anarken düştükleri gülünç durumu açıklamıyor, açıklayamıyor. Rachel, devrimci kimliği ile Batı'nın vicdanına bir isyan olarak, Filistin'in orta yerinde can vermişken, edebiyatçıların ve entelektüellerin 'vicdan' vurgulu çırpınışları, oldukça renksiz ve 'Eyyamcı' kalmıyor mu?

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!
0 yorum yazilmistir
« Önceki - Sonraki »