Ellerimizden Kayıp Düşenlere, Size ve Bize Dair...
Yağmurlu ve gri bir güz gününde kaydoldum üniversiteye. Alman yapısı, eski ve soğuk taş duvarları olan koca bir binada, üniversiteli olmanın heyecanı yüzlerinden okunduğu halde peşpeşe dizilmiş, binlerce gençten birisiydim. Ne yaşayacağımı, ne yapacağımı, nasıl davranmam gerektiğini bilmeksizin, yaşadığım anın bir parçası olarak giriyordum üniversitenin kapısından içeri. Asil bir ideal için değil, kendim için, geleceğim için, belki ileride kuracağım ailenin refahı ve huzuru için, ailemin üzerimdeki emeklerinin karşılığını vermek için oradaydım. Hayat, güzel bir gelecek ve uzun ömür rüyasıydı benim için o demler.
1970'li yılların meşhur hidayet romanlarındaki benzer bir hikayem yok. Ahmet Günbay Yıldız romanlarının Türk filmlerinin sonlarını andıran hidayet öykülerinin bir parçası da değilim. Lakin, kendim için, geleceğim için girdiğim üniversite, daha adımı attığım ilk gün, sımsıcak bir kardeşliğin yurdu oldu benim için. İnsanın sadece kendisi için yaşamayacağını, yaşayamayacağını öğrenmem için, üstümü sımsıkı örten kardeşliği görmem yetti. Ne ben fazlasını bekledim, ne de seher vakitleri kıyamlarda omuz omuza verdiğim kardeşlerim fazlasını istediler. Kardeş olduk, işte o kadar. Modern dünyanın bir parçası olmak üzere girdiğim kapıdan, yüce bir davaya omuz vermiş bir nefer olarak çıkmak nasip oldu. Fakülte kantinlerinde, amfilerde ve kampüs meydanlarında, bir davet eri olarak koşturmak, terlemek, yorulmak fakat vazgeçmemekti muvahhid olmak demek... Uzun ve müreffeh bir ömrün hayallerinden, Allah için ölümü istediğimiz duaların gerçekliğine ne de çabuk geçmiştik...
Yalnız kendisi yaşayan insan, mutlu yaşayabilir hiç şüphesiz. Fakat bu küçük bir mutluluk değil midir?
Gördüm ki mutluluğun büyüğü, Afganistan'daki kardeşlerimizin zafer müjdelerimiymiş. Gördük ki mutluluğun büyüğü, Çeçen Mücahidler Grozni'yi kuşattığında yüreğimizin hamd ve neşe ile dolmasıymış. Gördük ki bir gece vakti Çeçenistan'dan gelen şehadet muştusuyla ayaklanıp,mütevazi öğrenci evinin eski halılarının üzerinde şükür namazı için omuz omuza verebilmekmiş mutluluğun büyüğü. Unuttuk mu? Kasem olsun ki unutmadık, unutmayacağız. Furkan'ı, Bülent'i ve diğerlerini...
Furkan'ı unutmadık, Bülent'i de diğerlerini... Hayatın köşebaşlarına kurulmuş kardeşlerimizin hiçbirisi unutmadılar mutluluklarımızın büyüklüğünü... Gecenin bir vakti, yüreklerimizin tutulduğu zelzeleyi sabırla kılınan bir namazdan başkasıyla durduramayaşımızı unutamadık hiç. Lakin, kendimizi bir yerlerde unuttuk, kardeşliğimizi ve adamlığımızı.Asla vazgeçmemek üzere ahidleştiğimiz kardeşlerimizi ihale masalarında görmeye başladık başlayalı gönüllerimiz daha bir sızlar oldu.
Öğrenci evlerinde, buğulu bir çayın dumanıyla perçinlenen kardeşliğin yerini tutuyor mu iyi döşenmiş bir vakfın salonunda yapılan toplantılar? Beyazıt'ta ellerimizde tutuşan bir İsrail çaputunun alevlenişi gibi bileniyor musunuz yüksek 'istişare' toplantılarında? İsrail konsolosluğunun önünü dolduran kardeşlerinizi en ağır ve acı sıfatlarla itham ederken titremeyen kalplerinizi nasıl açıklayacaksınız sahi? Omuzlarında mutluluğun en büyüyüğünü tattığım Ağabeylerim, hayalinden kaçıp kardeşliğinize sığındığım uzun ve tantanasız bir ömrün peşine düşmenizi nasıl açıklayacaksınız?
Fazla birşey aradığım yok gayrı. Çünkü umutlarımı tüketmeye çalıştıkça siz, değişip dönüşerek yeni ufuklara yelken açtıkça fikirleriniz, ben burada böylece duracağım. Sizi rahatsız etmeye gelen Ali Şeriati gibi. Vicdanınız bu kadar duyarsızlaşmış olabilir mi? Nasıl da hiç sancı duymadan bu kadar değişebilir insan? Evet, bu bir sitem...
Ben, kaybettiğim bir kardeşliği, toprağa girmeden modern hayatın çarklarında kaybettiğim kardeşlerimi, büyük bir binası olan fakat ruhunu yitiren bir hareketi arıyorum. Aradıkça daha da uzaklaşmak mukadder midir? Aradıkça yalnız kalmak ihanetimizden midir? Bilemiyorum ve asla bilemeyeceğim...
Şimdi yeniden girsem üniversite kapısından ilk günkü, siz yine ilk gün karşıladığınız gibi karşılayıp, ilk sözlerinizle kuşattığınız gibi kuşatsanız, herşey eskisi gibi olur mu? Keşke olabilseydi. Olduğu yerde duranların, bir dağ gibi sarsılmaz ve kavi kalanların davası, ellerinizin arasından kayıp gitti, farkında mısınız?
Farkında mısınız?
Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!
0 yorum yazilmistir « Önceki - Sonraki »