Aynamda Rakseden Gece - I
26 Nisan 2009 - Pazar - 06.24
Bugün birinci gün. İçine düştüğümüz güzellik deryasının birinci günü. Yazacak çok şeyim var. Anlatsam bitmez. Hangi arada, hangi derede bunları yazdığımı merak edersin diye yazıyorum. Az evvel, sabah namazını kıldık ve uyudun. Üzerini örttüm. Kalktım. Uyku tutmamasının sebebi sana yahut evimize alışamam değil. Sadece çok az uyumaya alıştım. Bir de, belli bir saatten sonra, o saate kadar uyumadıysam artık uyuyamıyorum. Sen ise usul usul uyumaktasın.
Damatlığımın cebinde bir not defteri vardı. Onu buldum. Yazasım geldi çünkü. Anlatasım geldi. Gece karşılaştığımız münasebetsiz şakanın tesiri çabukça geçti sayılır. Kendimi iyi hissediyorum. Ancak o an için zorlandığımı ifade etmeliyim. Seni ve kendimi savunabilmek için herşeyi yapabilirdim. Tehlikeliydi dolayısıyla. Neyse, geçti gitti ya, buna da şükretmeli.
Oldukça yorgunum aslında. Kımıldayacak halim yok. Yürümek, gezinmek, İstanbul'a yanımda Sen olduğun halde, sınırsızca Sen olduğun halde bakmak istiyorum. Ancak, son iki hafta boyunca hiç durmadan koşmuş gibiyim. Hayatın zorluklarını tecrübe ettim sanırım. Hem de çok önemli bir miktarını tecrübe ettim. Seninle, ailenle yahut benim ailemle ilgili zorluklar değildi çoğu. Hayatım boyunca, ilk defa maddi olarak birşeyi denkleştirmek gibi bir kaygı taşıdım. Şimdiye dek bu hususta, böylesine kritik bir noktada olmamıştım. Gözüme önceden küçük miktarlar olarak gözüken paralar önem kazandı. Önceden harcadığım ufak miktarları harcamasam rahat edecekmişim gibi geldi. Sonra kendimden utandım. Seninle ilgili olarak yaptığım herhangi birşeyin pişmanlığı değildi yaşadığım. Bu satırları okuduğunda böyle düşünmeni istemem. Hayatımın Senden önceki kısmında bulunan boşvermişliğe yanıyorum sadece.
Dışarı çıktığımda, aklımda hep evde yalnız oluşun vardı. Ötesinde birşey düşünemedim. Zira, kalbimin Sana ait olan kısmı, Bana ait olan kısmından çok fazla. Yürüdüm, gece yürüyüşlerini severim. Yabancısı olduğu sokaklardı fakat yürüdüğüm sokaklar. Bana ait olmayan, başka bir kentin sokakları. Sancısını duydum ilk kez, evimden ve eşimden ayrılmanın. Gözü arkada kalmanın ne menem birşey olduğunu öğrendim. Ellerini tutmanın güzelliğini hissettikten sonra, ayrı kalmak çok zor biliyor musun?
Düğünümüzden sonra, Sana sahip çıkmanın ne kadar önemli, ne kadar elzem olduğunu gördüm. Annem'e karşı olsun Annen'e karşı olsun, Babam'a karşı olsun Baban'a karşı olsun, her şart altında Senin yanında olmak gibi bir sorumluluğum var. Sorumluluk, erkeğe yakışıyor olmadı bu hususta. Kendimi daha olgun hissediyorum. Son bir yılda sanki birkaç yaş birden büyüdüm.
Bu arada bir sır vereyim, sık gördüğün için farketmiyor olmalısın ama saçlarım süratle aklaşıyor. Saçlarına aklar düşmüş ve halen de düşen birisiyle evlenmek Seni üzüyor mu? Belki de otuzuma geldiğimde-eğer gelirsem- saçı sakalı ağarmış birisi olacağım.
Yazacak çok şey var. Yorgun olmamayı çok isterdim. Uyusam da uyumasam da artık kendime yatma hakkı tanımak istiyorum. Uyuyorsun şimdi. Dünyaya gelmiş en büyük güzellik uyuyor. Dünya üzerinde güzelliğin farkında mı? Bilmiyorum. Ancak ben, evimdeki güzelliğin farkındayım.
"Biz İşte Şu Ağlayan Kadınız!"
Sıradan bir Mayıs sabahı daha. Annem üçüncü kez sesleniyor: "Kalk artık yine dokuz oldu saat." Nedense hiç kalkasım yok, yatakta olduğum gibi gözlerim kapalı bir halde akşama kadar yatabilirim. Son zamanlarda daha sık üzerime çökmeye başladı bu tembellik. Yataktan çıkmak, hazırlanmak, işe gitmek ve sonra da okulda bizim kıl Profesörün dersine yetişmeye çalışmak büyüdükçe büyüyor gözümde. Anlamsız ve garip bir sıkıntı hali yani, tükenmişlik de diyebilirsiniz siz buna. Yahut değirmenin taşları arasında öğütülmüş, ruhu tanecikler haline dönüştürülmüş. Zorla yataktan ayrılıp hazırlanıyorum. Zafer kazanmış gibi hissediyorum kendimi nedense. İşin büyük kısmını halletmişim de birkaç ufak iş bırakmışım gibi. Annem yine sesleniyor: "Babanlar gitti, haydi bu sofra seni beklemez." Annem işte, bildiğiniz Anadolu kadını... Kahvaltı yapasım da yok ya, kahvaltı yapmadan çıksam akşama kadar en az beş kere telefon edecek annem, birşeyler yemezsem Mayıs'ın bu sıcak gününde şekerim, tansiyonum düşer de bir yere yığılıp kalırım diye.
Bir yandan açık çayımı yudumlayıp bir yandan da önümdekileri tırtıklarkek kahvaltılarımızın ekseriyetinde hazır bulunan alt komşumuz-ki annemin ahretliğidir- bana birşeyler söylüyor. Henüz hayatımın öncelikli hedefleri arasında kendine yer bulamamış olan "Evlilik" hadisesine kafayı takmış. Muhtemel ve müstakbel gelin beceriksiz olursa ne yapacağımı, kızı annesine gönderip göndermeyeceğimi falan soruyor. Susuyorum. Üstüme gelmiyor ama kendi kendine söyleniyor: "Bizim Orhan Bey de böyleydi, uyandıktan sonra ağzını bıçak açmazdı." - Orhan Bey yaklaşık üç sene evvel vefat eden eşi- Çay bardağının dibini zorla bulduktan sonra, kalkıp olabildiğince hızlı bir şekilde evden çıkıyorum. Annem arkamdan birşeyler söylüyor asansörün gürültüsü sağolsun, işitmiyorum söylediklerini. Apartmanın kapısından dışarı çıkıp, bizim sokağın üst başındaki durağa doğru yürüyorum, aslında yürümek de istemiyorum otobüse binmek de. Ne olacak benim bu halim böyle? Haftada en az üç-dört sabah olduğu gibi son durakta yine otobüs yok. Belediyeye laflanmak için bir gerekçem daha oldu bu sabah. Neyse olan oldu, bari belediye laflanarak Osmanbey'e kadar yürüyeyim diyorum. Yürürken sağda solda selamlaştığım, göz göze geldiğim, kaderin bizi aynı gemiye koyduğu yurdum insanlarında da benim gibi bezginlik sezinliyorum. Herkeste zoraki yaşarmış gibi bir eda. Açıkçası insanları böyle bezgin bir halde görmenin sebebini de tam olarak idrak edebilmiş değilim halen. Gerçekten öyle olduklarından mı? Yoksa gözlerime takılı kalan fark edemediğim menfi bir gözlükten mi? Bilmiyorum. Bugün daha başka ve daha gergin bir gün olacak galiba.
Osmanbey'e doğru yürüyorum,dokuz buçuk otobüsünü yakalasam bari. Yine geç kaldım. Mümkün olduğunca sıklaştırıyorum adımlarımı, hava sıcak olduğu için üç -beş damla ter peydah oluyor alnımda. Bizim son duraktan kalkan otobüs yanaşıyor, koşar adım gittiğim durağa. Ne şimdi bu? Şaka mı? Boşuna mı yürüdüm bunca yolu? İşte yine başladı bugünün terslikleri de. Otobüs kalabalık değil. Hayret! Trafik de yok. Akbil tomunu makinaya dokunduruyorum, ses yok. İkinci ve üçüncü denemeler yine ses yok. Geriliyorum, sinirli bir edayla makinayı ya da tomu parçalamak niyetiyle sertçe yükleniyorum makinaya, sonunda makina tepki veriyor. Bu gerginlikler bana göre değil diye düşünüyorum otobüsün orta kısmına doğru ilerlerken. Daha sakin, daha sıradan bir hayat yaşıyor olabilirdim belki. Fakat daha onbeş günlükken, kundağım dahi çözülmemişken, matah bir şey getirir gibi getirmişler şehre. Hastaneler, teşhisler, filmler ve iğneler arasında geçmiş bebekliğim anlatılan efsaneye göre. Doğrudur, hayatımda bunca terslik varken elbet bunun hayat tarihimde bir kökeni olmalı diye düşünüyordum ben de zaten.
Dizimin tam dibindeki bebek arabasının sahibi olan başörtülü bir hanımefendi ile bir diğer hanımefendi yanyana oturuyorlar, orta kısmın hemen bitişindeki koltukta. Kucağında bebek olan başörtülü kadın cam tarafında oturduğundan bebek malzemelerinin bulunduğu çantayı sağ yanında oturan hanımefendi ile arasındaki boşluğa sıkıştırmış. Kadın feryad ediyor: " Ay düşeceğim! Kaldırsana şu çantayı buradan." Başörtülü kadın anlayamıyor ne olup bittiğini, "İçinde kavanozlar var abla kırılırsa ben ne yaparım?" diye mukabele ediyor. Sonra mesele nasıl geliyorsa kapalılık- açıklık meselesine gelip dayanıyor. Her nasılsa tartışmadan rahatsız olan bir beyefendi tekli koltuktan kalkıp, rahatsız olan hanımefendiye kendi yerine geçmesini önerince, kadın biraz daha sinirlenip "Ne münasebet efendim, ne hakları varmış benim koltuğuma sirayet etmeye?" cümlesiyle konuyu hukuki bir boyuta taşıyor. Oysa bir parça alttan alınsa, bir parça susulsa ne kadar kolay halledilebilirdi sorun. Başörtülü Hanım kucağındaki çocukla uğraşıyor, bağrışmanın korkuttuğu çocuk başını annesini omzuna yaslamış hıçkırarak ağlıyor. Diğer hanımefendi ise fütursuzca "Ne alakası var canım, başı kapalı olmakla üstün olunmuyor ki?" gibi bir cümleyle buz devrine çeviriyor otobüsün içini. Önden bir kaç bayan daha kendi aralarında konuşmaya başlıyorlar; "Kadın haklı tabi, yere düşecekmiş onun yaptığı terbiyesizlik." kabilinden hissiz ve anlamsız dedikodular işte. Hastaneye gittiğini söyleyen kadın dayanamıyor artık, ağlamaya başlıyor, sinir krizi mi diyorlardı buna? Yoksa cinnet mi? Haykırıyor, etrafa bağırıyor, gözlerinden yaşlar boşanıveriyor aniden. Ben müdahele edemiyorum olaya. Kendisi psikolojik tedaviye muhtaç olan ben sinir krizi geçiren bir kadına nasıl yardım edebilirdim ki? Bir delikanlı geliyor arkadan, ağlayan kadını sakinleştirmeye çalışıyor. Kendisince terapi uyguluyor. İki damla gözyaşına değmeyecek kadar sıradan bir tartışma olduğunu anlatmaya çalışıyor ikna edici bir üslupla. Kadın nasıl içlendiyse artık, "İnsanın üstüne bu kadar gelinmez ki?" diye söyleniyor kendi kendine. Sakinleşir gibi oluyor, yaşlı bir amca başörtülü hanımın yanındaki kadını kolundan tutup ön tarafa götürüyor, tartışma büyümesin diye.
Otobüsün önünde bir fiskos kuruluyor hemencecik. Kucağındaki çocuğuyla ağlattıkları kadını konuşuyor üç kadın kendi arasında. Sinir krizi geçirdiğini söylüyorlar, haksız olduğunu söylüyorlar, başörtüsüne getiriyorlar lafı. Zihinlerindeki örümcek ağına takılan kadını yerden yere vuruyorlar, ellerinden geldiğince. Kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Başörtülü Hanımefendi tek başına kaldığı koltukta ağlayarak derdini anlatmaya çalışıyor etrafındakilere: "Vallahi hastaneye gidiyorum. Bakın işte sağlık karnem. Çocuğumun mama kavanozları var içinde, kırılırlarsa ne yaparım ben? Kavanoz dolu çanta yere konulur mu hiç?" Önden sert bir ses yükseliyor yine: "Sus hem suçlu hem güçlü, terbiyesiz."... Bir başka bayan bu konuşan. Kurulan fiskosun üyelerinden birisi bu bayan da. Başörtülü Hanım bu emir kipiyle söylenmiş cümleye karşılık veremiyor artık, tutamadığı gözyaşlarında boğulmamak için çırpınıyor otobüsün içinde. Dünyası değişiyor, gözleri kararıyor. Ben dikkatle izliyorum herşeyi. İnsanların nasıl hoyratça vurduklarını ve diğerlerinin nasıl sustuklarını... Az önce kadını sakinleştiren delikanlı geliyor ön tarafa. Sertçe konuşan kadına bağırıyor: "Siz kimsiniz? Bizimle derdiniz ne?"... Kadın afallıyor. Hanımağalığını ele geçirdiği otobüste hiç beklemediği bir tepki olmalıydı bu. "Ne demek siz, ne demek biz? Sen ne karışıyorsun bu işe? Siz kimsiniz?"... Otobüs şoförü durduruyor otobüsü, kabininden çıkıp, tartışma devam ederse tartışanları otobüsten atacağı şeklinde bir muhtıra veriyor. Bu sefer sinir krizi geçirme sırası kurulu fiskosun üyesi olan, hanımağada. "Siz kimsiniz, ne demek siz biz?" diye bağırıp duruyor. Delikanlı biz diyor, "Biz işte bu ağlayan kadınız." ve sükut ediyor. Otobüstekiler ne demeye çalıştığını düşünedursun, ben zihnime anında kaydediyorum bu cümleyi. "Biz işte bu ağlayan kadınız." Tam da siz ve biz ayrımının mitinglerde, mecliste ve sair alanlarda baş gösterdiği bir dönemde binmiş olduğum otobüsteki delikanlının bana herşeyi bu kadar net ve berrak bir şekilde açıklayabileceğini hayal dahi edemezdim.
Evet, "Biz işte bu ağlayan kadınız." Yani " Biz, bu memleketin lanetli sınıfı, bu memleketin alfabesi değiştirilmişleri, bu memleketin zencileri, bu memleketin hoyratça ezilmişleriyiz ve şimdi burada da şu kadının şahsında eziliyor, horlanıyoruz ve kimsenin sesi çıkmıyor." diyemeyen delikanlı, benim zihnimi adeta delip geçen bu kelimeler yığınıyla izah edivermişti herşeyi. Otobüsten indim bir sonraki durakta. Ağlayan bir hanım için hiçbir şey yapmamış olmanın pişmanlığı ile delikanlıya yönelik takdir hislerim hırslı bir kavgaya tutuştu içimde. Pişmanlığım baskın çıktı. Biliyordum, zaten belliydi böyle olacağı. Sabah kalkamayışımdan, otobüsün olmayışından belliydi. Gün boyu kendime gelemedim yine. Bilmem ki neden beni bulur böylesi hadiseler, böylesi tartışmalar? Dedim ya daha sakin ve yerli yerinde yaşam sürüyor olabilirdim oysa.
Çok şey öğrendim bu şehirden bu da onlardan birisi olsa gerek.Bir üniversitenin önünde özgürlük diyenlerin nasıl yerlerde sürüklendiğini öğretmedi mi bana Beyazıt'ın parke taşları? Şimdi de bir otobüsün içerisinde öylesine bir tartışma ile öğretti bana, bizim o ağlayan kadın olduğumuzu. Bugün hiç çalışasım yok, yürüyesim, durağa gidesim, eve gidesim ve uyuyasım yok. Hayatın tadını kaçırdılar yani. Ağlayan bir kadın suretinde yine bir kenara ittiler bizi. Meydanlara kuramadıkları darağacını, zihinlerimizi ve yüreklerimizi dara düşürerek ve insanlığımızı ipe çekerek kurdular bu kez. Biz ise yine alttan alan taraf olduk. Darağacına çekildiğimiz günlerde olduğu gibi ilmiklere boyunlarımızı gönüllü uzatarak yanıtladık bütün sorularını. Dedim ya cancağızım, kaçırdılar hayatlarımızın tadını bugün de! Delikanlı dedi ya biz o ağlayan kadınmışız işte!
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı