'25 yaşında ölmek de güzeldir...' , öyle mi?
"25 yaşındayım. İyi bir işim ve gelirim var. Türkiye'nin iyi bir üniversitesinden mezunum. Hayatımın görünen kısımlarında bir sorun yok, olmamasından gayet memnunum. Ancak her geçen gün bu ülkede yaşamaya dair inancımı kaybediyorum. Kaybetmek bir yana, 25 yaşındayım, iyi bir üniversite bitirdim, iyi bir gelirim var, sevdiğim, geleceğe dair umutlarımı gözlerinde gördüğüm dünyalar güzeli bir Hanımefendi ile nişanlıyım ve ölmek istiyorum. Üzerimde büyüdükçe büyüyor, gördüklerim, duyduklarım ve yaşadıklarım. Gelecekten birşey beklemiyorum, dar-ı bekası uğruna kurban üstüne kurban verilen Devletime güvenemiyorum, güvenmiyorum.
Engin Çeber öldü. Engin Çeber ile aynı görüşü paylaşmıyorum, dünyaya aynı yerden bakmıyorum, politik tavırlamızın uzaktan yakından ilgisi yok. Fakat Beni ürperten bir gerçek var, burada, Benimle aynı gökkubenin altında, hayalleri, umutları ve sevdikleri olan Engin Çeber öldü. Vicdanım kanıyor. Görmesek dahi, gözlerimizin önünde oldu herşey. Eğer aynı hayatı paylaşıyorsak, her şey biraz gözlerimizin önünde olmuyor mu zaten? Emniyet, işkence olmadığını iddia ediyor. Emniyet, işkence iddialarını açıkça reddediyor. Bakan özür diliyor. Fakat Engin'in gittiği gerçeği değişmiyor, değişmeyecek. Tarihi bir trajediye çevirmek için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar. Ne yapabilir ki Onların koskoca silahları karşısında küçücük kalan ellerim? Engin Çeber'den ya da Engin Çeber için özür dilemenin bir manası yok. Gerçekten bu ülke yaşanmaz bir yer oldu. İfade vermeye çağrıldığınızda politik görüşünüz sebebiyle başınıza ne geleceğini bilemeyeceğiniz bir coğrafya oldu bu memleket.
Farkında mısınız? Sürekli hayatlarınızdan birşeyleri eksiltiyorlar. Engin Çeber'i eksilttiler. Hatırlar mısınız? Bu devletin en yetkili makamları "Hayata Dönüş" ismi verdikleri operasyonlarla cezaevlerine baskınlar düzenlemişlerdi. Öğrencilik yıllarımdan aklımda kalan ve her hatırladığımda içimi titreten, üzerinde yanık ilaçlarıyla ambulansa bindirilen bir mahkumun "Diri diri yaktılar" haykırışı, nasıl unutulabilir ki? Nasıl unutulsun ki? Adı "Hayata Dönüş" konulunca ölümler unutulmuyor ki? Herşeyin üzerine bir örtü örtseniz dahi gitgide büyüyen acılarımız dinmiyor, kanayan yaralarımız kapanmıyor ki...
Okuduğum Üniversite'nin, bir bilim yuvası olduğuna inanıp şevkle gittiğim okulumun önünde öğrencilerin polis tarafından yerlerde sürüklendiğini gördüm. Hayatıma kaldığım yerden devam edemedim bir daha. Çünkü, suskunluğumu halen sorgulayıp duruyorum vicdanımda. Başörtülü olduğu için ya da üzerinde taşıdığı herhangi bir siyasi simge için, kendi okulunun önünde, o okulu kuran devletin gönderdiği polis tarafından, girmeye hak kazandığı lisans eğitimini alacağı kampüsün kapısından içeri sokulmayan kızları, gözümüzün önünde jopladılar, yerlerde sürüklediler. Hepimiz gördük, herkesin gözünün önünde oldu herşey. Sonra, insanını devlete uyumlu hale getirmeyi görev bilen "Özgür Düşünen"(!) Hocalarımız, hepimizi utandıran ikna odalarını kurmadılar mı okulumuzun girişine? Gerçekten utanıyorum. Yüzlerce insanın hayatı ipotek altına alındı, insanların geleceklerini daha özgür ve onurlu kılması gereken üniversitelerimizi, öğrencilerine bin yıl dahi yaşasalar unutamayacakları trajediler yaşatan kurumlar haline getirdiler. Ne zaman önünden geçsem Üniversitemin, başım önde, toprağa bulanışına şahit olduğum kızların yüzleri gelir gözümün önüne. Devlet bunu değiştirebilir mi? Umutlarımı geri verebilir mi? Okulumun önünden geçerken hissettiklerimin ağırlığını alabilir mi omuzlarımdan?
Bütün bunların geçeceğine, ülkemin güzel ve mutlu insanların ülkesi olabileceğini, zaten öyle olduğu halde devletin insanların mutluluklarına ve umutlarına kısıtlamalar getirmeye son vermesiyle, gerçekten herşeyin düzeleceğine inanıyordum. Artık inanmıyorum. Anlattıklarımın üzerinden yıllar geçti. Belki de 7-8 yıl geçti. AB yasaları çıkartıldı, uyum paketleri geçirildi. Fakat ölümler olduğu gibi duruyor. Engin Çeber, polis dayağıyla ölüp gitti. Festus Okey de polisin elinde yitip gidenlerdendi. Üniversitelerimiz halen, başörtülü öğrencilerinden "Türbanla derse girmeyeceklerine dair taahhütname" alıyor. Ülkem her geçen gün biraz daha yaşanmaz bir yer olup çıkıyor.
İnanın bir kaç yıl daha yaşasam yapacak birşeyim kalmadı. 25 yaşındayım. İyi bir işim ve gelirim var. Türkiye'nin iyi bir üniversitesinden mezunum. Hayatımın görünen kısımlarında bir sorun yok, olmamasından gayet memnunum. Ancak her geçen gün bu ülkede yaşamaya dair inancımı kaybediyorum. Kaybetmek bir yana, 25 yaşındayım, iyi bir üniversite bitirdim, iyi bir gelirim var, sevdiğim, geleceğe dair umutlarımı gözlerinde gördüğüm dünyalar güzeli bir Hanımefendi ile nişanlıyım ve ölmek istiyorum. Herşey bu kadar basit. Bu ülkeyi yaşanmaz hale getirenlerle mücadele edecek gücüm yok, hiçbir zaman da olmamıştı.
Belki herkes gibiyim, belki de değilim. Bunun dahi bir önemi yok. Evlenirsem, bir gün Eşime cenazemin Emniyet Müdürlüğü'nden çıkartılıp, devlet eliyle sunulmasını, üstüne üstlük özürler dilenmesini istemiyorum, Eşime bu acıyı yaşatmak istemiyorum giderken. Askere alınıp, içinde olmayı istemediğim kirli bir savaşın içine itilip, komutanlarımın gözleri önünde kurşunlanıp, Aileme oğullarının acısını yaşatmak istemiyorum. Olabildiğince normal bir ölümle gitmek istiyorum. Bugün de olabilir yarın da, yapacak hiçbir şeyim kalmadı. Yapacak birşey kalmayan bir kimsenin gideceği yer ölümün kıyısıdır. Sanıldığı kadar tehlikeli bir kıyı da değil sanırım. "Böyle yaşamaktansa ölmeyi tercih ederim" demiyorum...
Sadece hayatımı yaşanmaz kıldılar, yaşamanın tadını aldılar ömürlerimizden, böyle iken ölmek istiyorum. Trajik olmayan bir ölümle sessizce gitmek istiyorum."
Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!
0 yorum yazilmistir « Önceki - Sonraki »