Bir Kaç Damla Tefekkür, Yalnızca Tefekkür...

8/1/2009

Çimen Sokak Üzerine

Gııız, Ayşeee! Çabuk yukarı çık, Baban geldi...

I)

Her insan bir dünyadır değil mi? Her dünyanın kendince bir tarihi olmalı öyleyse... Eğer derdiniz tarih yazmak ise, belirli bir zamana, belirli bir mekana ve belirli olaya olan ihtiyaç da aşikardır öyleyse. Olay, yani işin hikaye kısmı bir yana, zaman, yani çocukluk devrem de bir yana, mekanı anlatmak, anlatabilmek işin en çetrefil kısmıdır. Açıkça söyleyeyim uzun tasvirleri sevmiyorum, gerçekçi bir tablo çizmek adına, cümlelerin uzatıldıkça uzatılmasını, kelimelerin dozunu ayarlamak adına süslü püslü kelimelerin yazının içine şöyle bir serpiştirilmesini lüzumsuz buluyorum. Fakat Çimen Sokak ve Çimen Sokağı kesen Küçük Bayır Sokak, tarihçe-i hayatımda müessir olan ilk mekanlardır ki bu vesile ile biraz olsun iltiması hak ediyorlar diye düşünerek tasvir temelinde gelişecek bir yazı kaleme almaya ikna ediyorum kendimi.

Peyami Safa'nın Fatih-Harbiye'sinde, Fatih-Harbiye Tramvayı'nın geçtiği caddenin, Gümüşsuyu tarafına değil de Tatavla tarafına doğru paralel sokaklarından birisi idi Çimen Sokak. Bir ucunda, yani Taksim tarafında yer alan Vatikan Konsolosluğu, diğer ucunda, yani Pangaltı yakasında bulunan  Ermeni Kilisesi ile uluslararası bir önemi haiz olduğu söylenebilirdi. İstanbul gibi, sokaklarında yeşili ancak büyüteç ile arayarak bulabileceğiniz bir şehirde, yeşil zengini sayılabilecek, adım başı ağaca rastlayabileceğiniz kaldırımlar kaplıyordu sokağın iki tarafını. Öyle zannediyorum, Harbiye tarafından aşağı doğru indiğinizde, Çimen Sokak, oldukça geniş bir meydanlık alana  bakıyordu ve meydanda da semt ilkokulu ile karşılıyordu yürüyenleri. Okulun üst kısmında ise, ön yüzü Cumhuriyet Caddesi'ne ve Orduevi ile TRT İstanbul binasına bakan, arka yüzü ise ilkokul ile Çimen Sokağa bakan Notre Dame De Sion Lisesi vardı. Uluslararası demişken, unutmuşum, Notre Dame De Sion Lisesi de sokağımızın uluslararası alanda önemini arttıran bir diğer önemli unsur idi tabiatiyle. 

Eski, pervazlı ve büyük kanatlı kapıları olan,  kapısına ancak el işçiliği mermerden yapılmış iki üç basamak merdivenle ulaşabildiğiniz yığma taş evler sıralanırdı karşılıklı olarak. Sanırım binaların bitişik düzen olması, bahçeli ve müstakil Osmanlı evlerine karşın, semtin sakinlerinin kahır ekseriyetini teşkil eden Rumların kendi şehir mimarilerini ayakta tutma çabası idi. Zira her nerede azınlıkların yoğun yaşadığı bir semte gittiysem, evlerin birbirine olabildiğince yakın inşa edildiğini müşahade ettim. Müslümanların yoğun olarak yaşadığı Feriköy'de eski evlerin çoğu bahçeli iken, Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı Kurtuluş'ta evler neredeyse tümüyle bahçesiz ve bitişik düzen. Belki bunu, Osmanlı'nın son iki yüz yılına damgasını vuran Batılılaşma temayülünün ilk kez Beyoğlu ve Şişli'ye sirayet etmiş olması ile de açıklayabiliriz. Yahut konuyu tamamen azınlıkların korunma ve bir arada olma psikolojisine bağlayabilir, bu vesile ile evlerin birbirine yakın inşa edildiğini de iddia edebiliriz. Fakat konumuz bu değil. Bildiğim şu ki, Çimen Sokak, şimdi sıra sıra dikilen apartmanlar yok iken, Halide Edip'in Sinekli Bakkal'ında, Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde tasvir ettiği sokak profiline neredeyse birebir uymaktaydı. Evlerin önemli kısmında,  çocuklarının üzerlerinden ellerini eteklerini çektiği yaşlı amcalar, teyzeler oturuyordu. Bu evlerde yaşayan genç görmedim desem, abartmış olmam. Neden bilmiyorum, sanki lanetlenmiş gibi, bir kara büyüye kurban gitmiş gibi, evlerin tamamında kar beyaz saçları olan insanlar bir başlarına kalakalmıştı.

Gerçi nadir de olsa, halen geniş bir aile olarak varlığını sürdüren Ermeni aileleri yok değildi. Evimiz, bir tarafı Çimen Sokağa diğer tarafı ise paralelindeki Küçük Bayır Sokağa bakan minik bir apartmandı. Ev sahiplerimizin Gümüşhaneli olduğu hatırımda olduğu gibi duruyor. Eski tip ev sahipleriydi, şu Türk filmlerinde görünen cinsinden. Evin duvarlarını, kapılarını, pencerelerini belli aralıklarla kontrol ederek, Babama sürekli yeni 'Ev kullanım talimatnameleri' çıkarırdı. Karşı apartmanımızda ise, bahsettiğim çok çocuklu, geniş bir Ermeni ailesi oturmaktaydı. Allah var, komşu denildiği zaman aklıma hala O aile gelir. Zira karşı apartanımızın giriş dairesinde O aile ikamet ettiği için, orasını evimiz gibi bilirdik, severdik, kollar, gözetirdik.

Tek taraflı bir güven değildi elbet. Annem ne vakit çarşıya, pazara, komşuya, hastaya yahut cenazeye gidecek olsa, Bizi komşumuza emanet ederdi. Ojen Teyze'de sağolsun, ne beni ne de Ablamı, kendi çocuklarından ayırt etmezdi. Öyle ki, kendi oğlu Aret'in oyuncaklarıyla oynardım da kendisinin oynamasına izin vermezdim. Yine de Ojen Teyze, ağlayan oğlunu, bizim kendilerinde emanet olduğumuzu söyleyerek avuturdu. "Sen de akşam oynarsın oğlum..." deyip, önüne başka bir oyuncak koyardı biricik oğlunun.

Zamanın yavaş aktığı, bir eski sokakta geçip giden çocukluğumun, bir diğer detayı da erkek çocuklar ile kız çocuklar arasındaki 'sokakta daha uzun süre kalabilme' farkıydı. Erkekler, hava karardıktan sonra, hatta Babalarının eve girdiğini gördükten sonra bile sokakta kalabilirlerdi. Ancak kız çocuklar için durum böyle değildi. Mesela üst komşumuz Cevriye Teyze, akşam karanlık çöküp de, kocası eve girer girmez, hemen saçak üstünde, metal korkuluktan sarkarak, yaşları altı ile on arasında değişen çocuk karaltılarına doğru seslenirdi:

-Gııız, Ayşeee! Çabuk yukarı çık, Baban geldi...

Bildiğiniz Sivas ağzı ile konuşurdu. Bir küçük sokak, nasıl Anadolu mozaiği olabilir? Ancak bizim sokakta anlayabilirdiniz bunu... Ha, bu arada unutmadan, o vakitler henüz, Kürt-Türk meselesi de uğramış, girmiş değildi Çimen Sokağa... Kürtler has komşuydu, öyle bilir, öyle duyar, öyle hatırlardık. Şimdi olduğu gibi, Kürtler üstüne kötü sözler söylenmez, kardeşlik hatırda tutulur, kötü söz söyleyen susturulurdu. Şimdi devir değişti, artık moda bunun tam tersi oldu, lakin, çocukluğumda gördüğüm, aklımın bir köşesine kaydedip de hiç unutmadığım, Kürt ailelerini hep sevdim Ben... Ermeni ailelerini de... Ojen Teyze'yi unutmadım mesela. Üzerimdeki emeğini de... Zira unutmak, ihanet etmektir, unutmak kadir, kıymet bilmemektir.  En başta Müslümana yakışmaz, sonra da bu toprakların kokusunu içine çeken bir dertliye...

II)

-Çocukluğum bir ateşten gömlek, anımsadığım her düş daha bir yorar Beni...

Zaman geçiyor, büyüyorum. Hatırladıklarım sırtımdaki yükü, bildiklerim omuzlarımdaki vebali, ağırlaştırdıkça ağırlaştırıyor. Çimen Sokağa dair bildiklerimin hep güzel şeyler olmasını isterdim, ancak yeryüzünde pürüzsüz bir güzelliğin olamayacağına inandım gayrı, eğer nasipse, pürüzsüz güzellik beklentilerimi cennete erteledim. Çocukken, ölümler gördüm çünkü, Azrail'in evimize ilk uğrayışını ve Azrail'den evvel düşlerimi inciten yangını unutmadım hiç.

İki oda ve bir holden ibaret evimizin, oturma odasındaki tahta sedirin üzerine kurulurdu yatağım, oracıkta uyurdum. Annem olmadan uyuduğumu bilmem hiç. Korkudan değil, sanırım Annemin sıcaklığına, Annemin güzel dualarına ve tatlı konuşmasına meftundum çocukken. Bazı zamanlar, sadece hasta zamanlarına yetişebildiğim Dedem, tedavi seansları için gelirdi evimize. O geldiği zamanlar, hasta evi olurdu evimiz. Benim yatağım Dedem'in yatağı olurdu. İlk gözağrısı olarak, torunlarının içinde apayrı bir yeri vardı Ablamın, lakin Ben de tek erkek torundum o vakitler. Ben de bir başka değer görüyordum. Dürüst olmak gerek, Ben de Dedemi bir başka seviyordum. Canının acıdığını hissettikçe, henüz çocuk olan, hissettikleriyle, duyumsattıklarıyla çocuk olan kalbim sancılanıyor, titriyordu. Kanser illeti, ne menem şeymiş meğer. Öğrendim o yaşlarda iken.

Babam'ın gözünde de Dedem'in yeri bir başkaydı. Evde, Babama en çok benzeyen ben, bunu hissedebiliyordum. Ne var ki, özellikle Dedem'in oldukça zorlu hastalık süreci, bir yandan her ayın yarısını İstanbul dışında, evinden uzakta geçiren, diğer yandan köydeki hanemizin,sılamızın geçimine destek çıkmak için fazladan çalışan Babamı  yormuş, adeta tüketmişti. Gözlerimin önünde Dedem ölüyor, Babam eriyip bitiyordu. Sonraları okuduğum, Cemal Süreya'nın "Sizin hiç Babanız öldü mü?" dizesinin Bana anımsattığı ilk şeyin, Babam'ın o dönemdeki yüzü olması boşuna değildi. Dedem'e hep son derece alakadar olan Babam'dı... Bu alakadarlığın neticesi olarak bir akşam eve gelmiş, kanser marazının yiyip tükettiği Dedem'in alnına elini koymuş ve:

-Yine bir lokma bile birşey yememişsin Baba, neden böyle yapıyorsun? diyerek, adeta Dedem'i azarlıyormuş gibi konuşmuştu. Dedem, Babam'ın öyle söylemesine karşın susmuş, başını duvar tarafına çevirerek ağlamaya başlamış. İnsan, sahiden de yaşlandıkça çocuklaşıyordu. Dedem'in gözyaşlarını, incinmişliğini, hislenişini, evde bir tek ben anlıyordum sanki, bir tek benim iliklerime işliyordu sanki Dedem'in sancıları. Dedem ağlayınca, Babam'ın yanına gitmişim ben, Annem'in anlattığına göre. Kahverengi, köy işi el dokuması halının üzerinde, ayaklarımı sürüye sürüye gitmişim. Babam'ı ite ite dışarı çıkarmışım sonra ve Dedem'in yanına gidip üstünü sıkıca örtmüş, öpüp, uyumasını istemişim. Dedem'i hiç hatırlıyor değilim, zihnimde silikleşmiş bir kaç hayalden ve artık rüya gibi kalan düşüncelerden ibaret. Babam'ın o zamanki hali ve evimiz ise, alabildiğine net bir şekilde kazınmış hafızama. Allah'ın rahmeti olsa gerek, ölen zihinlerden siliniyor zaman geçtikçe, kalpte baki kalan ayrılık acısını saymaz isek, kalanlar anımsanıyor, göçenler unutuluyor. İki nesil öncesini hatırlamıyor oluşumuz bundan olsa gerek.

5/1/2009

Gazze: Sabrın ve Direnişin Başkenti

Gazze üstüne söylenecek çok söz var, ancak söylenecek cümlelerin en başına, yapılacak işlerin en önüne, Gazze için feda olan yiğitlerin fedakarlığını ve Gazze'ye feda olan yiğitleri yardımsız komayan kahramanları koymalıyız. Gazze bir mevzidir, Gazze bir hendektir... Kendisini bu mevzide hisseden herkes, bu hendeğin kazılması için tırnağıyla, dişiyle gayret eden herkes Gazzeli, Filistinli'dir... Kassam füzelerinin, Nasır füzelerinin, Grad füzelerinin fünyelerini ateşleyip, Gazze'yi siyonistler için Hendek kılanlar, ümmetimizin yiğit evlatları, İstiklal Caddesi'nde, Beyazıt'ta, Çemberlitaş'ta o yiğitlere selam gönderenler de Allah'ın yardımcıları olmaya and içmiş kahramanlardır. Hakkı teslim etmeli evvela, adını koymalı, bundan yüz yıl sonra bugünün tarihini yazanlar, bir trajedinin değil, evlatlarını kurban verip zafere yürüyen aziz bir davanın destansı zaferini yazacaklar.

Şimdi, Ortadoğu'da stratejik açılımların, Gazze ve Filistin üzerine kurulacak bütün entelektüel cümle ve söylemlerin anlamını kaybettiği günlerdeyiz. Bugünler, direniş ve sebat, niyet ve ihlas, dua ve amel günleridir. Ekranlardan izlemekle yetinenler, elbette bu hakikati bilemeyecek ve anlayamayacaklar. İyi bilelim ki bu yıkım, entelektüel cümlelerin ve kaygıların, modern dünyanın meşhur barış paradigmasının, Birleşmiş Milletlerin ve varolduğu iddia edilen milenyum uygarlığının yıkılışıdır. Dolayısıyla Siyonist rejim, Gazze'deki binaları yıkmıyor yalnızca ve katlettiği sadece masum Gazzeliler değil. Bombalar, batı medeniyetinin ve varolduğu öne sürülen insan hakları eksenli ahlak anlayışının orta yerine düşüyor. Ancak, öylesine manidardır ki, bölgenin Müslüman halklarını temsil iddiasındaki Hükümetler, halen stratejik kaygılarla bir takım ziyaretlerde bulunuyor, sorunun çözümü için diplomatik girişimlerde bulunuyorlar. Gülünesi çabalarından ne zaman vazgeçecekler? Göremiyorlar mı ki, Gazze'de bir varoluş mücadelesi veriyor Müslümanlar? Göremiyorlar mı ki, Beyazıt'ta, İstiklal Caddesi'nde ve Türkiye'nin dört bir yanında, ellerindeki İsrail bayraklarını yüreklerindeki intimak ateşiyle tutuşturanlar bu varoluş mücadelesinin ötesinde, berisinde değil, orta yerindedirler? Göremiyorlar mı ki, yüzbinlerin artık infiale dönüşen öfkesi, hükümetlerini ve iktidarlarını derdest edecek kadar büyüktür?

Sevdiğim ve fikirlerine değer verdiğim bir kardeşim, Gazze için cümle kurulması ve Müslüman coğrafyasının çocuklarımıza bihakkın anlatılması icap ettiğini ifade eden bir yazı kaleme aldı geçtiğimiz günlerde. Türkiye'de yapılan bütün eylemlerin, daha doğrusu Filistin için ortaya konulan herşeyin, bir manasıyla kendimizi tatmin etmek gibi bir yönü olduğunu belirtti mezkur yazının içerisinde. Evet, entelektüel kaygı halen esas ise, eyleme dönen bütün düşünceler, anlık bir öfkenin tezahürü olarak görülebilirler. Ancak, artık entelektüel kaygı, Gazze'yi, Beyrut'u ve Lübnan'ı hayatımızın içine katmanın, kavganın içinde olmanın vakti geldiğini göremediği için kördür. Artık konuşma zamanı geçmiş, mücadele mevsimi gelmiştir. "Dünya antisemitizm ve Şaron'un Yahudi halkı adına yaptığı iğrençlikler sebebiyle İsrail'i kınamamakta. Bu çirkin eylemlerin kendilerini temsil etmediğini hissedenlerin, durdurulması yönünde istekte bulunma zamanı gelmedi mi artık?" diyen Edwart Said'in önerisi, artık yıllar evvelinde anlam ifade eden manasız çağrıdır. İsrail'i kınayıp, durmasını istemenin bir manası yok, Tel Aviv'in ortadan kaldırılması yoluyla, haddi aşanların cezalandırılması Müslümanların omuzlarında bir vebalken, İsrail'i kınamanın hiçbir anlamı yok... Meydanları doldurarak kararlılıklarını ifade eden yüzbinlerce Mü'min, dün Beyazıt'ta ellerini duaya açan onbinlerce Mü'min, Edward Said'in bütün ömrü boyunca söylediklerinden daha manalı bir eylemin içerisindeydiler... Çünkü İslam, amele dönüşen sahici bilginin medeniyetidir, kitaplar dolduran ve insanları oyalamaktan başka bir işe yaramayan entelektüel bilginin değil...

Unutmayalım, bugün Gazze'yi direniş ve cihad yurdu olarak evlatlarımıza anlatacak olanlar bizleriz, yarın Allah'ın nusreti geldiğinde başlarımızı öne eğip, hamdetmesi gerekenler de yine bizleriz...

Suriye'de iken, Mü'min yüreklerin nasıl omuz omuza verdiklerini, nasıl direndiklerini ve sırasını bekleyenlerin düşmana karşı nasıl bilendiklerini gördüm... Temmuz Savaşı idi, İsrail, Lübnan'ın başınan bombalar yağdırıyor, ancak Bint Cübeyl'de bir avuç muvahhid askerin kararlığını teslim alamıyordu... Türkiye'ye döndüğümde de, oradaki direniş ruhunun buradaki kardeşlerimize sirayet ettiğini müşahede etmenin bereketini gördüm... Lübnan'ın, Filistin'in ve Çeçenya'nın ruhlarımızdaki karşılığı, Bedir'in, Uhud'un ve Hayber'in sahabenin ruhlarındaki karşılığı gibidir... Allah zafer verdiğinde hamdedenler bizlerdik, başımıza musibet olarak mağlubiyeti gönderdiğinde sabredecek olanlar da yine bizleriz... Bu sebepledir ki, Gazze ve Beyrut, İstanbul'a yakındır, medeniyetimize kattıkları direnç ruhu ile, İstanbul'un yanıbaşındadır her iki kent de...

İhvan-ı Müslimin hareketinin başlaması ve davanın yayılmasında büyük katkısı olan Şeyh Muhammed Hüseyin ez-Zamlut, Şehid İmam Hasan el Benna'ya şöyle hitap ediyordu: Amcam Şeyh 'İd, 'İslam'ın aziz olduğunu, ümmetinin muzaffer olduğunu, hükümlerinin yüceldiğini görmeden ölmemeyi diliyorum, Allah'tan.' O şimdi ölmüş bulunuyor ve İslam'ın aziz olduğunu göremedi. Benim de İslam'ın tekrar aziz olduğunu görmekten başka, hayatta hiçbir dileğim yoktur. Bu izzetini görmeden ölmemeyi Allah'tan diliyorum... Fakat bana öyle geliyor ki bu henüz uzaktır. Çünkü bir damla kan, henüz Müslümanlar için çok değerli birşeydir. Bir damla kan değerli birşey olarak görüldüğü sürece de onlar hiçbir şeye kavuşamazlar. Çünkü izzetin ve özgürlüğün bedeli, yalnızca bir damla kandır. Kur'an'ın da söylediği budur, Resulullah(s.a.v.)'ın yaşayışı da, ashabının yaşayışı da buna delildir.

Şeyh Muhammed Hüseyin ez Zamlut'a ve Şehid İmam Hasan el Benna'ya, bir damla kanın Gazzeliler için izzet ve özgürlükten değerli olmadığının müjdesini iletmesini diliyorum Allah'tan...

İnancım odur ki, Gazze şehidleri, Cennet-i Ala'da, Şehid Hamza bin Abdulmuttalib, Şehid Hüseyin bin Ali ve Şehid İmam Hasan el Benna tarafından kucaklanmışlardır... Ötesinde söylenebilecek herşey de laf-ı güzaftır...

18/12/2008

Orası, tam olarak kimin 'Huzuru'?

Türkiye'de siyaset belli dengeler ve denklemler üzerinden yapılıyor, sanırım bu gerçeği bilmeyen, farketmeyen yok. Bunu görüyor ve görünen resmin, bütün siyasi partileri siyasi yelpazenin bir kanadı, bütün siyasetçileri de siyaset denkleminin bir 'değişken'i yapan sınırları kavrıyorum. Bununla birlikte, Saadet Partisi Genel Başkanlığı'na seçilen Numan Kurtulmuş'un, seçilir seçilmez soluğu Anıtkabir'de almasın anlamıyorum, anlamak istemiyorum. Çünkü bu, benim canımı yakıyor. Peşinden yüzbinleri sürükleyecek lider, ilkelerini hangi şart altında olursa olsun tavizsiz tatbik edendir. Kurtulmuş'un kabrini ziyaret ettiği Atatürk de öyle idi. Padişah Mehmet Vahidüddin'i karşısına alıp, kocasa dahi adı  'Osmanlı' olan bir devleti dikkate almamış idi. Mustafa Kemal'in ilkelerinin ne olduğu ise malumdur ve dahi malumun ilamına lüzum yoktur.

Konuyu tevhid-şirk zaviyesinden ele almak elbette mümkün. En azından bir kabri ziyaret edip, kabrini ziyaret ettiğiniz şahsa hitaben, o şahsı bir kült/idol/put olarak kabul edenlerin gönüllerini okşayacak sözler sarfediyorsanız, bu elbette mümkün. Ancak bu, benim değil, bu konuyu delilleriyle ele alıp, izah edebilecek Alleme taifesinin işi. Aramızda anlaşma gereğidir ki, bendeniz yazdıklarımda edille-i şeriye ekseninden bazı hususları gündeme getirip onların bildikleri alana karışmıyorum, Onlar ise benim bütün yazdıklarımı değerlendirip karışma hakkına sahipler. Yazdığım hiçbir şeyi, bu açıdan Alimlerin tahkikinden beri görmüyorum. Acaba, Sayın Kurtulmuş, "Amentü Şerhi" yazarı muhtereme Dedesi'ni iyice dinlemiş midir? Alimlerin tahkikinden beri olmayan bu noktayı dikkate sunuyorum ve geçiyorum, çünkü alanımın dışına çıkmamalıyım. Tevhid, saf ve temiz, şirk kirli ve bulanıktır. Saf ve temiz olan, hayatın ve fıtratın kendisi olduğu göze batmaz, şirk ise hayata ve fıtrata muğayir olduğu için, gözümüzü, gönlümüzü, ruhumuzu ısırır.

Hal böyleyken, Sayın Kurtulmuş Anıtkabir'i neden ziyaret etmiş olabilir? Alnının secdeye gittiğini bildiğimiz Kurtulmuş, alnının secdeye gitmediğini iyi bildiğimiz bir şahsın kabrini neden ziyaret etmiş olabilir?

El Cevab: Çünkü O, kendisini o makama getiren iradede, o makama gelmesine müsaade eden insanların siyasi maslahatında bunu görmüş idi. Yaptığı da gördüğünden başkası değildi. Türkiye dindarının 40 yıldır süren vatan sevgisini ispat etme davasının son tezahürü idi bu ziyaret. Yaşasa Refah'a oy verecek lidere, dindarların da saygılı olduğunu göstermek için yapılması 'vacib'(!) olan ziyaret idi. Hali hazırda, bu yapılanı anlamıyor değilim, anladıklarım canımı yakıyor fakat, canımı yakan, vicdanımı rahatsız ediyor, vicdanımı rahatsız eden, uykularımın bereketini kaçırıyor. Ben Kurtulmuş'u anlayabilirim durduğum yerden bakınca, fakat Kurtulmuş durduğu yerden bakınca, beni anlayabilir mi?

Kabul, bir siyasetçi olarak, Mustafa Kemal'i Nutuk'ta görünen gerçekliğiyle görseniz bile, bunu ifade edemezsiniz. Yine kabul, Mustafa Kemal'i, Mustafa Yazgan'ın Monark'ında anladığı şekliyle değerlendiriyor olsanız dahi, bunu ima etmeniz bile geleceğinizi karartır. Son kez kabul, bulunduğunuz makamın sorumlulukları var. Ancak bütün bunlar, Kurtulmuş'un Anıtkabir defterini imzalarken çekilmiş resmini gördüğümde duyduğum rahatsızlığı bertaraf etmiyor, edemiyor. Çünkü, zihnimde geleneğe dair yeni bir söylemin, resmi paradigmaya dair esaslı bir tenkidin ve geçmişten daha ilkeli bir duruşun karşılığı olan Kurtulmuş'u, o resimde göründüğü yere yakıştıramadım.

Daha da açığı, içimden geçenler, bir kişisel devrim değilse bile, büyük bir hayal kırıklığının derin sesleridir. Uzun zamandır düşünegeldiklerimi perçinleyen harçtır. Bu dünyevileşme midemi çok kötü bulandırıyor, Anıtkabir'de 'Huzura' çıkmak vicdanımı derinden yaralıyor. Numan Kurtulmuş, bunu anlayabilir mi? Anlaması mümkün müdür?

'Musa' gelip sonra 'Firavun' olmamak adına verilen sözlere güvenmek istiyorum. Fakat, Dağkapı'yı,Dersim'i, Şeyh Said'i unutup, 'Huzura' çıkmanın, Musa olmanın neresinde olduğunu anlamıyorum...

Bilen varsa anlatabilir mi?

15/11/2008

Bu Bab, Susulunca Dile Gelenlerden İbarettir

12.03.2008 / Kadıköy

/Susu(lu)nca söylenense aşk/ Neden her susuşun karşılığı/ Bir unutulmaz hüzün oluyor benliğimde?/

Gayrı öykünmesen çocuklara diyorum,
Bak,  güzel bir hikaye değil hayatın,
Masalların mehcur bıraktığısın,
Sözlerin yarım kalır ne vakit konuşsan,
Bak diyorum, ilan-ı aşk hiç yakışmadı
Hiç yakışmadı sevmek şu tükenmiş gençliğine

Kan tutarken canı yanmış kentleri,
Sineme dolan bu  hüzün neden?
Ellerimde ölüyor siyah bir adam,
Mecnun göğsüme yuvarlanıyor haykırarak,
Bırakıp gidiyor ansızın hayat,
Hanemi terkediyor bereket-i Halil İbrahim,
Eskiden verem eden onulmaz dertler,
Gayrı kanser ediyor...
Kanser...

/Tam bahar geldi derken/ Yine Benim hisseme düştü / Vakitsiz bir cemre-i hazan

Anlaşmayı bozan benim, kabul.
Lakin unutmuş değilim misakımı asla,
Murat Konukçu idi ahitlerin en güzeli bazen,
Bazen bir yürekli adım idi Bülent Tuna.
Bilseniz Ağabey, ne ağır bir dava,
Sizi hatırlamak her sustuğumda.
Yanınıza düşüveremedim diye bir,
Bir de kıvrılıp uzanamadım diye dağlarınıza,
Sesinize ses katamadım diye en çok,
Ne çok hüzün düşer hisseme,
Bir bilseniz.

/Ne büyük bir kavganın içinden çıktım/ Nasıl içli içli sığındım koynuna/Bilseydin...

Ve dahi bilmeni çok istedim,
Ellerine çok yakışıyor diye sevdim ben zambakları.

/Kalbimi seyret ki şimdi/  Dizlerini çekip göğsüne / Öylece kalakalmıştır ellerinde /

Bütün acıları ve hüzünleri yargılıyorum yeri gelmişken
En büyük musibet susmakmış meğer,
En büyük nimetmiş susmak.











12/9/2008

Ramazan vefa demektir

                       



Muvahhid, iki ayaklı tevhid, yürüyen, çarpışan, mücadele eden, yaşayan imandır. Bu haliyle, Muhammed(s.a.s)'in ifadesiyle, yüzüne baktığınızda size Allah'ı anımsatan, şehid gibi yaşayan, şehid gidişiyle gitmeyi bilendir.

Ramazan, arınma ayımız, Kur'an ayımız, içinde Kadir gecemizin bulunduğu, kapitalist düzende kaybolup giden kalplerimizin imani bir teneffüse çıktığı ay...

Elazığlı Bilal, Konyalı Mücahid, İstanbullu Selami ve diğer 13 kardeşimizi, üstelik de kalplerimiz imani bir teneffüse çıkmış bulunduğu halde yine de hatırlamayacak mıyız? Geçtiğimiz sene, Müslümanların medya organlarına beyhude gözatmıştım... Zira Ramazan ayının manevi iklimi apaçık bir vefa gerektirmesine rağmen, bizden önce bu dünyadan şehid gidişiyle gitmiş, üstelik de 2003 Ramazan'ının Kadir Gecesinde Rabbe dönmüş kardeşlerimizi hatırlayan yoktu. Bu nasıl bir hatırlamamazlıktı ki, medya organlarını geçtim, İslami Camianın çeşitli noktalarında çalışmalar yürüten, şuuruna ve niyetine güvendiğimiz kimseler dahi kardeşlerimizin şehadetini anımsatan cümleler kurduğumuzda boş gözlerle yüzümüze bakıyorlardı?

Eline zaman zaman kalem alan bir kardeşiniz olarak, anlatmaya çalıştığım hususlarda en çok korktuğum şeyin yanlış anlaşılmak olduğunu ifade etmek istiyorum. Kimseyi suçluyor değilim ancak koca bir camiaya, birçok cemaate ve liderine, bu camia ve cemaatlere mensup kardeşimize, açıkça sitem ediyorum. Zira Çeçenistan'da 2003 şehidlerini unutmak, kendimizi unutmaktır, kalbimizi unutmaktır, mücadelemizin kahramanlarına vefasızlıktır, iki ayaklı tevhid diye tanımlayabileceğimiz muvahhid/şehid kardeşlerimizin aziz hatırasını hayatın dışına itmektir. Bu tavır, bu hal bir Müslümana yakışır mı?

Üniversiteye ilk girdiğim seneydi sanırım, başörtüsü mücadelesi AKP'nin iktidar olması ile durağanlaşmaya başlamış, direnen cemaatlerin bir kısmı da AKP'nin Müslümanların yaralarına merhem olacağını düşündüklerinden olacak, meydanlardan çekilmişlerdi. Bu sürecin, yani mücadelesizliğin, direnişsizliğin, bizi iyi bir noktaya götürmeyeceğini konuşuyorduk, üniversiteden dönem arkadaşlarımızla. "Bilal Yaldızcı" demiştim, "Şu halimizi görse, şu rehavetimizi görse, inanın bizleri cebir  kullanarak doğrulturdu."...  Cümlemi bitirdiğimde ise, Bilal Yaldızcı'nın kim olduğunu sorgulayan gözler vardı karşımda... Hayal kırıklığının ne olduğunu öğrenmiştim o gün, ki insan bazen sadece mücadelesinin şehidlerine sahip çıkarak dahi anın vacibini ifa etmiş olur, davasını muhafaza etmiş olur...

Şimdi bir Ramazan daha idrak ediyoruz. Belki kimileri," Ramazan ile ne ilgisi var bu yazdıklarının?" diye soracaklar. Varsın sorsunlar, şehid tarihin bereketidir, mücadelemizin güzelliğidir, çünkü Onlar iki ayaklı tevhiddiler, yaşarken şehadeti ufuklarına koymuş, küfrün üzerine yürüyen imandılar. Nasıl olur da 2003 Ramazan'ında davamıza Çeçenya dağlarına akıttıkları kanlarıyla bereket katanları hatırlamanın Ramazan ile ilgisi olmaz? Onları anlatmak, sabır ve direniş ayı olan Ramazan'ı anlatmak değil midir?

Unutmak, insana has bir hal, bu doğru. Unutmak, mazaret olduğunu da inkar ediyor değilim. Ancak, güvendiğimiz Müslümanlardan, 13 şehidimiz başta olmak üzere ümmetimizin cephelerinde çarpışan ve şehid düşen yiğitler hakkında öyle sözler duyuyoruz ki... Türkiye'de İslami mücadelenin zorluğuna dayanamadıkları için kaçtıklarını iddia edenler mi dersiniz, psikolojik buhranları sebebiyle herşeyi terkettiklerini iddia edenler mi dersiniz, bazı cemaatlerin faaliyetinin Allah yolunda savaştan ve hicretten daha ecirli olduğunu öne sürerek nefislerini temize çıkartma gayretine düşenler mi dersiniz... Bu nasıl gaflettir? Allah aşkına, bu nasıl gaflettir?

Enes bin Nadr(r.a.) Uhud'un eteklerinden cennetin kokusunun geldiğini duyuyordu. Cafer bin Ebu Talib (r.a.) için Mute, cennetin gölgesinin düştüğü beldeydi. Bilal Yaldızcı için Afganistan'dan gelmişti cennetin kokusu... Elazığlı Bilal ve 13 kardeşimiz içinse, Çeçenistan dağlarından duyulmaktaydı cennetin sesleri... Hayır, Onlar birşeyden kaçmak için değil, ümmetin evrensel savaşına canlarıyla destek olmak için yola düştüler ve içinde bulundukları yolda şehadete eriştiler...

Hasılı, Onlar yani çoklarının unuttuğu, hatırlayanların ise haklarında olmadık iddialarda bulunduğu yiğitler, 5 sene evvel, yine böyle bir Ramazan'da, Rablerine kavuşmuşlardı... Türkiye'nin dört yanından sırf Allah yolunda cihad için gittikleri Çeçenistan topraklarında işgalcilerin kurşunlarıyla Rablerine dönmüşlerdi... Onların ardından bize düşen ise, şehadetlerini anlatmak, şahitliklerine şahitlik etmek ve yarın Rabbimiz huzurunda kendileriyle aynı makamda olmak için halisane hislerle dua etmektir...

Elazığlı Bilal'in Komutasındaki 13 kardeşimiz, 5 yıl evvel, Ramazan ayında mütebessim çehreleriyle toprağa düşmüşlerdi...

Hatırlayanınız, hatırlatanınız var mı?

26/6/2008

'Bu bab, kaybedilmiş mevzileri anlattığımdır'

Bir haftadır reklamı yapılıyor, destek isteniyor ve etrafında alengirli, şaşaalı bir renk helezonu oluşturulmaya çalışılıyordu. 'Darbeye karşı 70 milyon adım' gibi afilli bir sloganda bulununca -ki bu Genç Siviller'in güzel slogan bulmak dışında bir mahareti yok-  , her siyasi kesimin liberalize olmuş elitlerine hitap eden sivil toplum örgütleri destek verince ve bir de  organizasyon merkezi olarak da İstanbul'un iki yüz yıllık Batıcılık serüvenin ana mahfili, medyanın gözbebeği Taksim seçilince, ciddi bir gürültü çıkması da kaçınılmaz oldu.  Darbe karşıtlarının çıkardığı gürültüyü dinliyoruz iki gündür... Muhtemel bir darbe olacakmış da sanki, bu eylemle birlikte 'Darbeci,demokrasi karşıtı, gerici Subaylar' halktan korkup çalışmalarını durdurdular... Bu mesele, bu algı, bu saflık önemli bir meseledir dostlar... Bu meselenin üzerinde ciddi ciddi durulmalıdır...

Demokratik elitizmin dahi, ancak öncü bir oligarşiden sonra kör topal kurulabildiği bir ülkedir Türkiye... Elitlerin demokrasisinin bir dayanak noktası halkın attığı oylar, diğer dayanak noktası ise 'seçme' hakkını halka verip eline mührü verenlerin ideolojisidir... Bu iki dayanak noktasının ilki, elindeki mührü ikincisinin 'Saltanatını sekteye uğratacak' bir fermanı onaylamak için kullanma cüretini gösterdiği an devreye sokulan savunma mekanizmasının uygulamasına-yani mührün halkın elinden alınmasına- darbe denilmektedir... Örtülü ya da açık, silahlı ya da silahsız askeri vesayetin tamamen hükümsüz olduğu bir ülke gösterebilir misiniz? Demokrasinin yirmi birinci asırdaki sözümona koruyucusu ABD mi diyeceksiniz? Öyleyse Irak'ın işgal sürecinde halkın tepkisinin dikkate alınmamasını nasıl izah edersiniz? Silahlı Kuvvetler, öyle ya da böyle bulunduğu ülkelerde suyun başındadırlar ve olmalıdırlar. Çünkü modern devletler, iki büyük dünya savaşının hala unutulmadığının farkında olan devletler Ordu vesayetini kabul etmek zorundadırlar.  Bu meselenin birinci vechesi... Gelelim ikinci vecheye...

Yukarıdaki yazdıklarımıza bakılıp da darbelerin 'doğru' uygulamalar olduğunu savunduğumuz düşünülmesin. Anlatmak istediğimiz yalnız ve yalnız sistem ekseninde değerlendirildiğinde darbelerin 'Normal' görülmesi gerektiğidir. Hukuki açıdan elbette ki bir kısım karinelerden yola çıkılarak darbe süreçlerinin gayrı hukuki olduğu ve bu süreci yönetenlerin de suçlu olduğu iddia edilebilir. Ancak unutulmasın ki suyun başında olanlar, bizim uygulamasını sorguladığımız hukuk metinlerini oluşturanlar, darbeleri icra eden odakların safdaşıdırlar, yandaşıdırlar. Şu durumda böylesi bir karineden yola çıkarak darbeleri sorgulamak da çıkmaz bir yoldur,  fikri açıdan bir açmazdır. Bu da ikinci veche idi...

Konunun üçüncü vechesi ile darbe karşıtlarının ideolojik kimliklerinin ve ahlak felsefesinin irdelenmesidir, doğru anlaşılması/algılanmasıdır. Çünkü yeryüzünde herhangi bir sistem, herhangi bir sistemi oluşturan ideoloji asla sadece bir sistem ya da ideoloji olarak okunmamalıdır. Bütün sistem ve ideolojilerin arkasında bir ahlak algısı/etik felsefesi vardır.  Kapitalizmi ele alalım. Modern dünyanın ideoloji gemisinin kaptan köşküne kapitalizm hükmekte. Kapitalizm ise, bir siyasi ve ekonomik sistem olarak tarih sahnesinde kendisini göstermekle birlikte, arka planında protestan ahlak anlayışı vardır ve bu ahlak anlayışının uygulanma ihtiyacının karşılığıdır.  Bu örneği okuduktan sonra sorulması gereken soru şudur: Darbe karşıtlarının düşüncelerinin arka planında hangi ahlak anlayışı vardır?

Evet, evet... Genç Sivilleri kastediyorum... Genç Sivilleri, Lambda'yı ve Taksim'de onlarla birlikte omuz omuza yürüyen 'Darbe Karşıtları'nı... Genç Sivillerin darbe karşıtlığı düşüncesinin arkasında liberal düşünce ve kapitalist ahlak yatmaktadır. Lambda darbe karşıtıdır... Darbe karşıtı Lambda'nın arka alanında ise Lut kavminin ahlak felsefesinden başka ne yatmaktadır? Şu halde, gayrı hukuki olana karşı gayrı ahlaki bir savaş mı? Gayrı hukuki olanla gayrı ahlaki bir zeminde aynı yeldeğirmenine karşı yürümek mi?

Devam edelim ve soralım... Darbeci zihniyete karşı liberal ahlak'ın savunucuları ve Lut kavmi ahlakının savunucuları ile birlikte arz-ı endam eden diyen bir topluluk hangisidir? Mazlum-Der'in şahsında orada yürüyen başörtülülerdir, İslamcılardır... Bir hülyanın peşinde, sistemin asıl dinamiklerini perdeleyen darbe karşıtlığı modasına kapılıp gidenlerdir... İslam Ahlakını, asla yan yana tasavvur edilemeyeceği ahlak sistemleri ile yan yana yürüten bu anlaşılmaz modadır ve bu modayı ihdas edenler de açık söylüyorum suçludur... Soros'un Açık Toplum düşüncesinin müdafii Genç Siviller'in darbe karşıtlığı demokrasi değil, post-modern liberal ahlakın yani İslami açıdan gayrı ahlaki sistemin Türkiye'nin genlerine işlemesi içindir... Fark etmiyor musunuz?

Her Allah'ın günü, karanlık alınlarından tanıdığımız darbecileri ve resmi ideoloji şovalyelerini işaret eden Genç Siviller'in kim olduğunu sorma cüretini göstermeyecek mi kimse? İslamcıların liberalizasyon sürecinde neleri kaybettiklerinin en açık-en sarih delili, liderlik etmeleri icap eden süreci Tuna Bekliyeviç liderliğindeki küçük bir gruba terketmiş olmaları değil midir?

"Ey Müslümanlar! Uyanın!" klişesinin yanına bile gelmeyeceğim, artık bunlarla ilgilenmiyorum, dileyen uyur, dileyen görür fark eder...

Ancak olan bitenin farkında olmak, darbe karşıtlığı ekseninde liberal ve eşcinsellerle omuz omuza yürümeyi ar saymaktır. Bunun farkına varmak, darbe değil sistem karşıtlığını yeniden ifade edip, günlük siyasetinin ve kavganın ötesinde kendi gündemini oluşturmaktır... İslamcılar...  Bunu başarabilecekler mi? Açık Toplumcuların ardına takıldıkça, eşcinsellerle yanyana yürümeyi ar saymadıkça mümkün mü? Bence değil... İslamcıların bu zemin kaybı hiç de hayra alamet değil...

Yeniden siperlere girebilecek İslamcı gören varsa bana da göstersin...

 

 

24/5/2008

Bilirim/ Sana dair ne varsa...

I)

/Yıkılmak böyle olur/Böyle düşünce üstüne/Dermansız dertlerin

Baht-ı şahane değil kaderim,
En iyi ben bilirim,
Bilirim düşmeleri üstüne sahici hüzünlerin.
Kaçıncı hançerdir bu titreyen
Celladın ellerinde, ben bilirim.
Hal böyle iken
Bilirim gassaldan başka kimseden
Merhamet beklememeli yüreğim...

Ve Ey ihanetin putu!
Sen ki saçlarını yalancı bir rüzgarla tarayan
Masum kız çocuklarının.
Sen ki tarlalarını ateşe veren
Mütevekkil dağ adamlarının
Kasem olsun yargılanan bütün hayallere
Merhamet dilenmeyeceğim senden.

II)

/Ben hiç gün görmedim ki derdi Adile/ Hiç bir gün görünmedi ki bana/

Mihrabına güneş doğmaz sancıların
Bir ben duyarım çığlığını bebeklerin. 
Bilirim sancıların gölgesinde uyuyan kimdir geceleri
Kimdir kuşatan bir kenti
Ve mağlup olup dönemeyen memleketine kimdir
Kimdir bilirim...

Ve Ey kabaran yanı gönlümün!
Sen ki sebebi büyük suskunluklarımın
İpe çeken bütün büyük lafları bir bir,
Şimdi titre, yorgun taylar düşürüyormuş gibi sinene
Vuruyormuş gibi kılcal damarlarını delice bir sevda
Titre...
Titre ki büyük yeminler eden ben,
Bilirim bir giyotine iki kere baş koyamaz insan.
Bilirim her gitme bir sızı bırakır ardında
Lakin kasem olsun bu kez,
Kasem olsun tarihi bir masal zanneden çocuk yanıma
Sızlamayacağım bir daha
Hem sızlanmayacağım da sana.

III)

/Hep böyle mi olacak Orhan Veli/ Sana bedava olan yaşamak/Hep böyle ateş pahası mı olacak bana?

Aldığım nefes kanıyor bazı
Yediğim ekmeğe kan bulaşıyor bazı akşamlar
İçtiğim suya karışıyor tek içimlik zehri sevmelerin
Bilirim çünkü ne pahasına yaşanır hayat
Bilirim bir şaire neden bedavadır yaşamak
Ve bilirim bir diğerine neden
Ateş pahası olur böyle nefes almak.

Ve Ey esir düşmüş yanı benliğimin!
Sen ki biçare düşmüş bileklerimin kelepçesi
Firara öykünen yanımın zindanı Sen!
Mateme bürünmüş gibi bir ölü evinde
Sorumsuz ağıtları söyleyen!

Bilirim demiştim ya bilirim işte
Bilirim kimdir sesime sesi değen
Ve kimdir tutan ellerimden devir dönünce
Kulağımı verdiğimden beri hicazi sesine aşkın
Kimdir yanımda durunca mahcup kalan
Bilirim demiştim ya bilirim işte.

Ateş pahası da yaşanır lakin,
Dilenmeden, sesin titremeden ve sızlanmadan karşısında
Terkedilmelerin.
Çünkü bilirim ben
Kimdir yanıma yakışan adımladıkça hayatı
Baharı heybesinde taşıyıp mevsimlere cemreler getiren
Kimdir?

Bilirim...

9/1/2008

Festus'un Hikayesi

"Ben siyah değil,ben siyah değil, ben insan."

 

Daha dünyayı ve hayatı tanımıyordum o zamanlar, açıkçası semtimizde gitgide daha fazla görülmeye başlanan 'Zenci' insanları Afrika'dan getirenin ne olduğunu da bilmiyordum. Elli altmış yıllık apartmanların, giriş ya da bodrum katlarında, iki-üç bilemedin dört odalı evlerde onlarca siyah adam yaşıyordu ve bu daha evvel gördüğümüz yahut göreceğimizi hesap ettiğimiz bir şey değildi. Doğru konuşmak lazım, kimseye bir zararları yoktu, ne iş yaptıklarını bilmesek de, nihayet şöyle her şeyini emanet edebileceğin komşular olmasalar da, kavrulacakları yağ arayan ademlerdi işte. O vakitler ben liseye gidiyordum ve dürüstçe söylemek gerekirse bazı bazı korkuyordum bu dev gibi siyah adamlardan. Oysa bir siyah adamın vücudunda üç beyaz nokta olduğunu öğrenecektim. Yeri gelmişken, burada büyükçe bir parantez açıp, siyah adamın anatomisine dair birkaç önemli detay belirtelim. Avuçları beyazdı, çünkü Afrika'da avuçlarıyla,tırnaklarıyla sımsıkı sarıldıkları işleri vardı, kimi bambu kesiyor, kimi av yapıyor, kimisi de efendileri zannettiği Avrupalılara sadakatle hizmet ediyordu. Fakat ne iş yaparlarsa yapsınlar, bizim lisanımızla helal kazanıyorlardı. Ayaklarının altı bembeyazdı, çünkü ormanda, köyde, şehirde, nerede olursa en fazla bir sandaletleri olabilirdi, fazlası yakışmazdı onlara. Hatta denilebilir ki, çoğu işe de yalın ayak koşarlardı da bundan gocunmazlardı. Yürekleri bembeyazdı, çünkü sömürgecilerin hep yamyam diye tanıttığı insanlar olarak tanınmanın dışında, şu yerkürede kimseye bir kırgınlıkları yoktu. Hatta denilebilir ki, karşılıksız, menfaatsiz sevgi denilen şeylerin alası onlarda olurdu.

 

Neyse, o vakitler lisedeydim demiştim. Yarım yamalak bir İngilizcem de vardı Allah'a şükür. İnsanız nitekim, siyahdı, zenciydi derken, alışıvermiştik yeni komşularımıza. Önceleri, mahalle maçlarında yanımızdan geçerlerken, "Çak" yapmaktan ibaret olan dostluklarımız, sonraları ilerlemiş, onların acayip Türkçesi ile bizim garip İngilizcemizden esaslı bir muhabbet hasıl olmaya başlamıştı. Öyle muhabbet arasında, şimdilerde ismini anımsamadığım bir siyah adama samimi olsun "My Black Friend" demiştim de, O da, "Ben siyah değil, ben siyah, ben insan." şeklinde halen unutamadığım büyük bir laf etmişti. Halen unutamadım, çünkü zencilerin de sen ben gibi insan olduklarını anlayabilmek o zamanlar büyük bir işti, halen de çok küçük bir işti. Uzatmayalım, liseyi bitirmeye az bir zaman kala, mahalleden taşındık. Sürdürmeyi düşündüğümüz mahalle dostlukları üzerine, huyu kuruyası zaman hükmünü yürütünce, çoğu eski mahalleliler gibi siyah dostlarımızı da unuttuk işin aslı. Ta ki Festus ölüp gidinceye kadar, sanki Türkiye'de hiç siyah adam yokmuş gibi, sanki hiçbir siyah adamla halleşmemişiz gibi yaşamaya devam ettik. Oysa, adam olmak vefadâr olmayı gerektirirdi.

 

Yeni semtimizde, yeni dostlarımızla, yeni sayılabilecek bir hayatı sürdürüyorduk hep beraber. Her sabah işime gidiyor, her akşam evime dönüyordum, iyi bir aile babası olmanın da bunu gerektirdiğine inanıyordum. Yağmurun, kürre-i arzdaki her canlıyı ıslatmak hırsıyla sağanağa döndüğü bir akşam vakti, evime dönmek için adımlarımı sıklaştırmışken, başında beyaz bir bere ve üzerinde eski püskü elbiselerle, çöplüklerden kağıt ürünleri toplayan siyah bir adam görünceye kadar her şey güzel gidiyordu .  Cılız kollarıyla ağzına kadar dolmuş el arabasına asılan bu zencinin yüzü bana yabancı gelmiyordu. Zaten bu adamı hiç tanımasam dahi Nijerya'dan, Çad'dan, Kongo'dan ya da Afrika'nın bilmem neresinden, daha iyi bir yaşam için bu ülkeye  gelen siyah adamların kağıt toplaması vicdanımı rahatsız ediyordu.

 

Bir dört yüz küsür sene evveliydi, bizim kardeşlerimiz daha iyi bir yaşam için Mekke'den Afrika'ya gitmişlerdi de, yüreği bembeyaz adamlar Onları zalimlere teslim etmemişlerdi. Hatırlıyor musunuz? Habeş Necaşisi de siyah, simsiyah yüzlü bir adamdı fakat misafirlerine neyi var neyi yoksa ikram etmeyi bir görev bilmişti. Anımsayın, Medinelilerin Müslümanlara ensar oluşundan evvel, siyah adamlar barındırmış, kollamışlardı kardeşlerimizi. Eğer kendimize karşı dürüst ve adilsek, adını doğruca koyalım insana hatır bilmek yakışırdı, biz hatır bilemedik.

 

Sadece hatır bilmemekle kalsaydık iyiydi ya, insan işte, bir kere zulme bulaştı mı nefis daha duramıyor. Kağıt toplayan siyah adamın benliğimde bıraktığı iz kaşınadursun, öğle tatilinde kendimi işyerinden dışarı atıp başıboş gezinmeye başladım caddede. İki zenci, otobüs durağına yakın bir yerde,kaldırıma oturmuş, konuşuyorlardı. Hani gurbet elde o kadarcık hakları vardı, vardı da bunları şanlı emniyet güçlerimizin kahraman mensuplarına nasıl anlatacaktık? Nasıl oldu anlamadım, iki zencinin yanında duran Polis arabasından iki polis inip, birşeyler sordular zencilere. Zencilerden birisi, pasaportunu polisler kontrol ederken, şöyle hafifçe yana döndü ama, nereden bilsin bu memlekette muhacire ensar olunmadığını, bu memlekette muhacirin, evin sahiplerinin karşısında esas duruşunu bozmaması gerektiğini ne bilsin. Polislerden birisi, sille tokat girişti koca zenciye. Adam dayak yedi ve içli içli ağladı. Yanına gitmeye utandım. Gitsem ne diyecektim zaten? Yüzüne baktığımda, yıllar evvel bana siyah değil insan olduğunu söyleyen komşumu görüyordum, yüzüne baktığımda Habeş Necaşi'sinin sorgulayan bakışlarını görüyordum, yüzüne baktığımda Peygamber terk-i dünya eyledikten sonra geleceği görmüş gibi bir daha ezan okuyamayan Habeşli Bilal'i görüyordum. Yanına gidip de ne diyecektim?

 

Peşpeşe geliyordu herşey ve artık Devletin beni sistemli bir psikolojik baskıya tabi tuttuğuna inanmaya başlamıştım. Zihinsel buhranın ve rahat durmayan vicdanın ortasında kalmıştım, söğüt yaprağı gibi titriyordum ayazda. Çaresizlik, insanı tüketir. İşin gerçeği buydu, çaresizdim ve günden güne tükeniyordum.

 

Sabah, siyah adamların hiçbirisiyle karşılaşmamak niyetiyle uyandım. Rüyamda siyah adam görmemiştim, bunu da hayra yoruyordum. Normalde hiç umursamadığım kişisel gelişimcilerin söylediklerini düşünüp, günüm iyi geçsin diye pozitif olmaya çalışıyordum. Sanki mutluymuşum gibi, yüzüme gerçeğinden ayırt edilemeyecek bir gülümseme ya da sırıtma yerleştirip evden çıktım. Kişisel gelişim dedikleri bu olsa gerek, kendi öyle geliştiriyorsun ki, bir ömür boyu rol yapabilecek kadar iyi şekilde, olmadığın gibi görünmeyi başarabiliyorsun. Neyse, faslı dağıtmayalım, her sabah uğradığım bayiye uğrayıp gazetemi aldım ve durakta beklemeye başladım. Gazete okuyasım yoktu ama adetim olduğu için gazeteyi açmamazlık edemedim. Birinci sayfa, ikinci sayfa ve üçüncü sayfa derken, devletin beni psikolojik kıskaca aldığını ispat eden bir delil daha.

 

"Nijerya asıllı sığınmacı Festus Okey, Beyoğlu İlçe Emniyet Müdürlüğünde hayatını kaybetti."

 

Ve ben kendimi kaybettim. Artık kendimi bulabilmek için, yıllar evvel henüz lisede okuyan toy bir delikanlıyken beyaz avuçlarına hayran hayran baktığım siyah adamla karşılaşmalıyım tekrar.

 

Rüyamda Habeşistan Necaşisi Ashama ile birlikteydim. Cafer geldi yanımıza, sonra Mus'ab ve diğerleri. Ashama, "İşte görmek istiyordun,bak." dedi, en güzel odalarda ağırlanan kardeşlerimizi işaret ederek. "Biz ülkemize sığınanların canını canımız biliriz. Ya Siz?"... Dehşet içinde uyandım, terlemişim, vücudum kendisini yok etmek için bütün suyunu dışarı atmak istemiş gibi terlemişim. Nefes nefeseyim ve içimde Necaşi Ashama'nın ellerine sarılıp af dilemekten başka bir arzu yok. Hanım uyanıyor, söyleniyorum, "Özür dilerim Necaşi, gerçekten özür dilerim."... Hanım ne dediğimi soruyor, cevaplıyorum;

 

-Hanım, galiba bir psikoloğa görünsem iyi olacak.

 

16/12/2007

Hiç Kimsenin Kafese Koyamayacağı!

"Hiç kimsenin kafesine
Koyamayacağı bir kuş;

Kaçmasını öylesine
Uçmasını böylesine
Unutmuş.

Bir insan sesine
Gelip konmuş."

(Özdemir Asaf)





2/12/2007

Ders-i İntibah(II)

/Kalender duruşlarını kaybeden yağız delikanlılar/Başka birşey değil/ Sadece Aşık oldular/


(I)


Gerçek şu, bahadır olamadık hiçbir vakit, 
Savaş meydanlarında, bir yanımız nakıs kaldı hep
Avdet ettik hangi kıyıya vurduysak öz benliğimizi.
Bu yüzden kalender bir isyan asılı durur kılıcımızda,
Recezler söyleyerek yürüdüğümüz günlerden yadigar.
Bu yüzden geceleri hislenir kaleme sarılırız kılıç niyetine,
Sanrılarında zafer gören çocuklardık zira,
Aşık olmak dışında bir sürü iş biliyorduk işin aslı,
Vuruşur,düşer, ölür fakat aşık olamazdık.
Yağmuru tanıyan su vurgunları biz,
Şemsiye açmayınca ıslanacağımızın da ilmindeydik.

(II)

Rivayet olunur ki,
Kays,kalbine şemsiye açmayı unuttuğu bir gün,
İki kadem mesafeden sehm-i aşk düşmüştü de yüreğine,
Bağdat illerinin kalender duruşlu koca bahadırı,
Mecnun namlı bir misal-i divane oluvermişti ansızın.
Korkarak Mecnun'dan böylece,
Ne vakit baran yahut cemre düşecek olsa
Kays misali, yüreklerimizin mihrabına,
Sığınırdık kerameti kendinden menkul,
Buz kesmiş kubbelerin koynuna.
Kays'ın kaçamadığından kaçmak öyle mi?
Ölüm gibi mukadder değil mi ki aşk?

(III)

Ta hislerimizin ötesinden,
Sezdirmeden yağıveren ince bir baran,
Esiri ediverdi işte her birimizi hikmet-i aşkın.
Kalender duruşlu yiğitlerdik,
Vakit gelip çatıncaya dek yağız delikanlılardık hep.
Şimdi bu baranın ortasında yetim kalmış birer Kays,
Kınanmamayı dileriz yeni bahadırlardan,
Kaderimize düşen baran-ı aşk sebebiyle.
Kınanmamayı dileriz yağız delikanlılardan.
Zira kalender duruşlarını yitirmiş eski bahadırlar,
Kılıçlarını duvara asıp, gönüllerine sığınan yağız delikanlılar,
Başka birşey değil,
Sadece aşık oldular.
« Önceki :: Sonraki »