Ders-i İntibah - III
I)
/ustura kan taşının kapatamadığı yaralar da açar usta/
ve insan hayatı öğrendi bir berber çırağından.
yağmura hüzün giydiren güneşin göçüyle,
nasıl damıtılacağını günlerimizin,
alnımızdaki ter kadar taze ölümün,
nasıl kopartacağını can damarlarımızı,
öğrenebilirmiş insan,
on bir yaşındaki bir berber çırağından.
II)
/usta yük dediğin hamalın da gururunu incitir bazen/
ve insan hakikati öğrendi bir taşhan hamalından.
savaşçılar küsüp gittiğinde bu memleketten,
nasıl yok olup gittiyse mü'min olmanın onuru,
öylece çekip gitti gururu incinen hamallar taşhan'dan.
oysa o hamallar yüksünmeden taşırlardı seni ve beni,
daha çok zaman.
-sırtımda var olmanın yükünü taşırım,
paranın iki yüzünde de yoktur gözüm.
zira savsaklanmış bir derdin peşindeyim nice zamandır,
kaderim kan kusmakmış, neyleyim?
bil ki sırtımdaki yükten ziyade incitir beni,
duasız dillerin zehirli kelamı.
sancıyan urganları vurup sırtıma,
her gece mercan'dan sirkeci'ye yürüyen benim,
nasır bağlamış sokaklardan geçerim,
üstüne kir bulaşmamış gölgemi sürüyerek ardımsıra.
Söylemiştim sana işin aslını,
Beni hiç bilmedin,
Zaten hiç bilemezdin,
Ve dahi hiçbir zaman bilemeyeceksin.
III)
-usta kalem dediğin şairin eline de yakışmaz değil mi bazen?-
yaşamanın yakışmadığı bir seyyah,
durduğu zaman öleceğini bildiği için,
vurur yolların sonsuzluğuna kendini değil mi?
ve şair dediğin usta,
yazmanın eline yakışmadığı şair ,
kelimeler eğreti sızladığı için şiirlerinde,
çabuk ölmek niyetiyle vurur kendini her gece,
unutulmuş bir ölümün koca avuçlarına.
Aynamda Rakseden Gece - I
26 Nisan 2009 - Pazar - 06.24
Bugün birinci gün. İçine düştüğümüz güzellik deryasının birinci günü. Yazacak çok şeyim var. Anlatsam bitmez. Hangi arada, hangi derede bunları yazdığımı merak edersin diye yazıyorum. Az evvel, sabah namazını kıldık ve uyudun. Üzerini örttüm. Kalktım. Uyku tutmamasının sebebi sana yahut evimize alışamam değil. Sadece çok az uyumaya alıştım. Bir de, belli bir saatten sonra, o saate kadar uyumadıysam artık uyuyamıyorum. Sen ise usul usul uyumaktasın.
Damatlığımın cebinde bir not defteri vardı. Onu buldum. Yazasım geldi çünkü. Anlatasım geldi. Gece karşılaştığımız münasebetsiz şakanın tesiri çabukça geçti sayılır. Kendimi iyi hissediyorum. Ancak o an için zorlandığımı ifade etmeliyim. Seni ve kendimi savunabilmek için herşeyi yapabilirdim. Tehlikeliydi dolayısıyla. Neyse, geçti gitti ya, buna da şükretmeli.
Oldukça yorgunum aslında. Kımıldayacak halim yok. Yürümek, gezinmek, İstanbul'a yanımda Sen olduğun halde, sınırsızca Sen olduğun halde bakmak istiyorum. Ancak, son iki hafta boyunca hiç durmadan koşmuş gibiyim. Hayatın zorluklarını tecrübe ettim sanırım. Hem de çok önemli bir miktarını tecrübe ettim. Seninle, ailenle yahut benim ailemle ilgili zorluklar değildi çoğu. Hayatım boyunca, ilk defa maddi olarak birşeyi denkleştirmek gibi bir kaygı taşıdım. Şimdiye dek bu hususta, böylesine kritik bir noktada olmamıştım. Gözüme önceden küçük miktarlar olarak gözüken paralar önem kazandı. Önceden harcadığım ufak miktarları harcamasam rahat edecekmişim gibi geldi. Sonra kendimden utandım. Seninle ilgili olarak yaptığım herhangi birşeyin pişmanlığı değildi yaşadığım. Bu satırları okuduğunda böyle düşünmeni istemem. Hayatımın Senden önceki kısmında bulunan boşvermişliğe yanıyorum sadece.
Dışarı çıktığımda, aklımda hep evde yalnız oluşun vardı. Ötesinde birşey düşünemedim. Zira, kalbimin Sana ait olan kısmı, Bana ait olan kısmından çok fazla. Yürüdüm, gece yürüyüşlerini severim. Yabancısı olduğu sokaklardı fakat yürüdüğüm sokaklar. Bana ait olmayan, başka bir kentin sokakları. Sancısını duydum ilk kez, evimden ve eşimden ayrılmanın. Gözü arkada kalmanın ne menem birşey olduğunu öğrendim. Ellerini tutmanın güzelliğini hissettikten sonra, ayrı kalmak çok zor biliyor musun?
Düğünümüzden sonra, Sana sahip çıkmanın ne kadar önemli, ne kadar elzem olduğunu gördüm. Annem'e karşı olsun Annen'e karşı olsun, Babam'a karşı olsun Baban'a karşı olsun, her şart altında Senin yanında olmak gibi bir sorumluluğum var. Sorumluluk, erkeğe yakışıyor olmadı bu hususta. Kendimi daha olgun hissediyorum. Son bir yılda sanki birkaç yaş birden büyüdüm.
Bu arada bir sır vereyim, sık gördüğün için farketmiyor olmalısın ama saçlarım süratle aklaşıyor. Saçlarına aklar düşmüş ve halen de düşen birisiyle evlenmek Seni üzüyor mu? Belki de otuzuma geldiğimde-eğer gelirsem- saçı sakalı ağarmış birisi olacağım.
Yazacak çok şey var. Yorgun olmamayı çok isterdim. Uyusam da uyumasam da artık kendime yatma hakkı tanımak istiyorum. Uyuyorsun şimdi. Dünyaya gelmiş en büyük güzellik uyuyor. Dünya üzerinde güzelliğin farkında mı? Bilmiyorum. Ancak ben, evimdeki güzelliğin farkındayım.
Rachel'i anarken, birkaç söz...
Hayat, bildiğimiz ve asla bozmak istemediğimiz zihinsel hududlarımızın içinde devam edip gidiyor. Oluşturulmuş gündemin ve küresel düzenin tespit ettiği siyasi kavgaların ihtirası ne kadar büyürse büyüsün, hayatı anlamlı kılan insanlar ve olaylar da unutulmuyor. Çünkü cesaret, bulunduğu yüreği unutulmaz kılacak kadar güçlü bir seda bırakır geride. Çünkü hayat, cesurları 'Kahraman' olarak vasıflandırıp, tarih sayfalarına öyle kaydederken, sadece biyolojik hayatlarını sürdürme kaygısıyla susanları,sinenleri ve korkakları da 'Eyyamcı' olarak kaydetmektedir.
1980 öncesinin büyük kargaşalarının doğurduğu ve halkın içinde oluşmuş bir şahsiyet tasviri idi aslında 'Eyyamcı'. 1980'lerden evveli demişken, Türk demokrasisinin hayatiyetini sürdürmek için başvurduğu yolları da unutmamalı. Toplumun iki büyük kampa ayrıldığı, dindar, muhafazakar, sağ görüşlü kimselerin; Türkiye'de 'dinsiz' CHP'ye karşı 'Adalet Partisi'ni, dünya genelinde de 'Komünist Sovyetlere' karşı ABD'yi desteklediği dönemlerle denk gelir 'Eyyamcı' kavramının doğuşu. Solcu, sosyalist,laik, seküler düşünce sahiplerinin ise irticaya karşı Türkiye'de CHP'yi destekledikleri, dünyada da Amerikancılık furyasına karşı Sovyetleri savundukları günlerdir aynı zamanda bahsettiğimiz zaman dilimi. Özgür olduğunu düşünen zihinlerin dahi 'cendere' içinde eritilip, istenilen iki formdan birisine sokulduğu zaman diliminde, düşünmeden, siyasi kanaat taşımadan yaşayan kimselere 'Eyyamcı' deniliyordu. Belki kendi halinde insanlardı ama siyasi bir amaç gütmedikleri için, her iki tarafa da dahil olmayı başaramadıkları için en çok ezilenler de bu gruba mensup olanlardı. Hem solcuların, hem ülkücülerin rahatça hesap sorduğu, dövdüğü, sövdüğü renksizlerdi çünkü. Hayata dair, devlete dair, dünya meselelerine dair bir görüş sahibi olmamak, dünyayı olabildiğince çıkarcı bir şekilde yaşayarak, verilen mücadelelerin anlamsızlaşmasına neden olmak gibi görülüyor, öyle algılanıyordu. Mesele, tarafsız kalan, çıkarcı davranan, düşünmeyenlerin 'Eyyamcı' sıfatı ile tavsif olunmaları meselesiydi, nitekim öyle de oldu yıllar boyu.
İnsanları oluşmuş tanım, sıfat ve klişelerle değerlendirmeniz çoğu zaman mümkün değildir. Her bir 'Adem'in ayrı bir 'Alem' olduğu bilinmeksizin hayat doğru okunamıyor çoğunlukla. Çünkü İslamcı dediğiniz bir şahsın 'Ölüm oruçları' demesi, solcu dediğiniz bir şahsın Hamas'ın iktidarda olduğunu bilmesine karşın 'Gazze'de katliama dur de' diyebilmesi, çizgilerin 1970'li yıllarda kalmadığını göstermeye yeter de artar. Çizgilerin değişimi, devrin 'Eyyamcı' sınıfını da değiştirdi lakin. Dünün, tümüyle renksiz 'Eyyamcıları' yerlerini, her renge bürünebilen daha gelişmiş bir türe terkettiler. 'Liberal' olarak tanımlanabilmeleri mümkün olmakla birlikte, kendilerini bütün 'libaralist' tavırlarına rağmen 'İslamcı', 'Sosyalist' gibi tanımlamaktan geri durmayan yeni nesil, gelişmiş 'Eyyamcılar'dan söz ediyoruz.
'Eyyamcılığın' şekil değiştiren hali, kendi varlığını bir siyasi söyleme atfediyor evvela. Ucundan kıyısından da olsa bir dünya görüşüne yaslayıp, işine gelen hususlarda sözkonusu dünya görüşüne sahip çıkıp, işine gelmeyen noktada sözkonusu dünya görüşünü terketmek gibi niteliği de bünyesinde barındırdığı için, bazen görünen yüz iflah olmaz bir devrimci iken, bazen de sınır tanımayan bir liberal oluyor.
Kimseyi sorgulama, yargılama makamı değiliz siyasi kanaatlerin samimiyeti hususunda. Ancak, dünyanın ortak bir vicdanı varsa, var olduğuna inanılıyorsa, bilinmelidir ki bu vicdanı 'Eyyamcılar' temsil etmiyor. Rachel Corrie öldüğünde, üzerinde bir Filistin kefiyesi ve kalbinde de tavizsiz bir duruş vardı. Rachel sadece vicdan demek değildi, ayaklanmış bir yürek ve zulme rıza gösteremeyen bir devrimci idi.
Hal böyleyken, Rachel'i düşünmek, ölüm yıldönümünde Rachel'i hatırlamak en çok kimin hakkıdır? İsteyen Rachel'i istediği gibi anacak şüphesiz, ancak evrensel bir mesajın takipçisi olamayıp, bulundukları coğrafyada 'Rachel' gibi tavizsiz bir duruşu kuşanamayanlar hangi ölçüye göre, Rachel'in kalbinde yanan ateşi temsil ediyorlar?
Bazı hususların adı doğru konulmalı, tasviri doğru yapılmalı ve vakıa çekincesiz bir üslupla aktarılmalıdır. Rachel kimdi? Rachel ne yapmıştı? Bugün Rachel'i anlamlı kılan nedir? Sorularına verilecek cevaplarla ilintili bir sorgulama süreciyle meseleyi doğru tespit edip, hitama erdirmek mümkündür kanımca.
Rachel kimdi? Bir şahsiyet tanımı ve tasviri yapmanın en kolay yolu, önce muhatabın ne olduğunu sonra da ne olmadığını ifade etmektir. Rachel onurlu bir Amerikan vatandaşı, tavizsiz bir devrimci, hayatını ideallerine adamış bir aktivist, umudunu asla yitirmeyen bir iyimser, mücadeleyi hayatının merkezine koymuş bir direnişçi idi. Bütün bunlar olduğu için mi bilmiyorum fakat şair değildi, entelektüel değildi, edebiyatçı değildi, ağır metinler kaleme alan bir yazar değildi, haber çıkartma derdi taşıyan bir gazeteci değildi, siyasetçi değildi... En önemlisi de 'Eyyamcı' değildi. Hak ve batıl arasında süregelen mücadelenin tam orta yerindeydi ve itikaden değilse bile amelen 'Hak' tarafını tutuyordu.
Rachel ne yapmıştı? Binlerce kilometre uzaktan, ABD'den çıkıp, sırf yaşama haklarını müdafaa etmek için Filistinlilerle omuz omuza vermişti ve önemli olan da buydu. Bir gazetecinin kurşunlanmış cesediyle, Rachel'in boldozerin altından çıkartılan ezilmiş bedeni arasındaki fark, işte bu manada gizlidir.
Bugün Rachel'i anlamlı kılan nedir? Bir buçuk milyar Müslüman'ın yüzüne her gün tokat gibi çarpılan bir yaşam öyküsünün baş kahramanı olmasıdır. Filistin'in ve Filistinlilerin hakları için tek bir adım dahi atamayan Arapların ortasında bir Amerikalı olarak canını hiçe sayan pervasızlığıdır. Bilmem kaç yıl sonra bile, gerçekliğinden emin olunamayan bir masal gibi dillerde direniş bilincidir.
Hal böyleyken, tekrar tekrar anlatılmalı, bilinmeli, anımsanmalı bazı önemli hususlar... Bazı olaylar sadece detaylardan ibarettir çünkü.
Rachel'i anmak edebiyatçılara yakışmıyor. Davanın edebiyatını yapmakla, tam orta yerinde olmak arasındaki fark sanıldığından çok daha büyük zira. Bilal Yaldızcı'nın ismini anamayanların, Rachel Corrie'nin ismini anması tuhaf oluyor çünkü. Filistin'in ismini ancak Batılı paradigmalarla ele alabilenlerin, Rachel'i de Batı'nın olmayan vicdanının delili saymaları oldukça garip görünüyor gözüme bu yüzden. Bir Batılı'nın vicdanı ile Batı'nın ortak vicdanı arasındaki farkı farketmek bu kadar mı zor?
Batılı bir vicdan yoksunu olan Nietzsche'den öğrendiğim tek şey vardı: Bu dahil bütün genellemeler yanlıştır. İlk bakışta göze oldukça 'şüpheci' görünen bu bakış aslında oldukça reel. İstisnaların varlığı her zaman genellemeleri anlamsız kılar. Elbette, bir anma merasimi ile ilgili, bir anma toplantısının organizasyonuyla ilgili istisna çabalar da vardır, müstesna isimler de...
Ancak bu, Türkiye'nin Rachelleri'ni, Bilal Yaldızcı'ları ve diğerlerini anamayan edebiyatçıların, şairlerin, entelektüellerin, Rachel'i anarken düştükleri gülünç durumu açıklamıyor, açıklayamıyor. Rachel, devrimci kimliği ile Batı'nın vicdanına bir isyan olarak, Filistin'in orta yerinde can vermişken, edebiyatçıların ve entelektüellerin 'vicdan' vurgulu çırpınışları, oldukça renksiz ve 'Eyyamcı' kalmıyor mu?
'25 yaşında ölmek de güzeldir...' , öyle mi?
"25 yaşındayım. İyi bir işim ve gelirim var. Türkiye'nin iyi bir üniversitesinden mezunum. Hayatımın görünen kısımlarında bir sorun yok, olmamasından gayet memnunum. Ancak her geçen gün bu ülkede yaşamaya dair inancımı kaybediyorum. Kaybetmek bir yana, 25 yaşındayım, iyi bir üniversite bitirdim, iyi bir gelirim var, sevdiğim, geleceğe dair umutlarımı gözlerinde gördüğüm dünyalar güzeli bir Hanımefendi ile nişanlıyım ve ölmek istiyorum. Üzerimde büyüdükçe büyüyor, gördüklerim, duyduklarım ve yaşadıklarım. Gelecekten birşey beklemiyorum, dar-ı bekası uğruna kurban üstüne kurban verilen Devletime güvenemiyorum, güvenmiyorum.
Engin Çeber öldü. Engin Çeber ile aynı görüşü paylaşmıyorum, dünyaya aynı yerden bakmıyorum, politik tavırlamızın uzaktan yakından ilgisi yok. Fakat Beni ürperten bir gerçek var, burada, Benimle aynı gökkubenin altında, hayalleri, umutları ve sevdikleri olan Engin Çeber öldü. Vicdanım kanıyor. Görmesek dahi, gözlerimizin önünde oldu herşey. Eğer aynı hayatı paylaşıyorsak, her şey biraz gözlerimizin önünde olmuyor mu zaten? Emniyet, işkence olmadığını iddia ediyor. Emniyet, işkence iddialarını açıkça reddediyor. Bakan özür diliyor. Fakat Engin'in gittiği gerçeği değişmiyor, değişmeyecek. Tarihi bir trajediye çevirmek için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar. Ne yapabilir ki Onların koskoca silahları karşısında küçücük kalan ellerim? Engin Çeber'den ya da Engin Çeber için özür dilemenin bir manası yok. Gerçekten bu ülke yaşanmaz bir yer oldu. İfade vermeye çağrıldığınızda politik görüşünüz sebebiyle başınıza ne geleceğini bilemeyeceğiniz bir coğrafya oldu bu memleket.
Farkında mısınız? Sürekli hayatlarınızdan birşeyleri eksiltiyorlar. Engin Çeber'i eksilttiler. Hatırlar mısınız? Bu devletin en yetkili makamları "Hayata Dönüş" ismi verdikleri operasyonlarla cezaevlerine baskınlar düzenlemişlerdi. Öğrencilik yıllarımdan aklımda kalan ve her hatırladığımda içimi titreten, üzerinde yanık ilaçlarıyla ambulansa bindirilen bir mahkumun "Diri diri yaktılar" haykırışı, nasıl unutulabilir ki? Nasıl unutulsun ki? Adı "Hayata Dönüş" konulunca ölümler unutulmuyor ki? Herşeyin üzerine bir örtü örtseniz dahi gitgide büyüyen acılarımız dinmiyor, kanayan yaralarımız kapanmıyor ki...
Okuduğum Üniversite'nin, bir bilim yuvası olduğuna inanıp şevkle gittiğim okulumun önünde öğrencilerin polis tarafından yerlerde sürüklendiğini gördüm. Hayatıma kaldığım yerden devam edemedim bir daha. Çünkü, suskunluğumu halen sorgulayıp duruyorum vicdanımda. Başörtülü olduğu için ya da üzerinde taşıdığı herhangi bir siyasi simge için, kendi okulunun önünde, o okulu kuran devletin gönderdiği polis tarafından, girmeye hak kazandığı lisans eğitimini alacağı kampüsün kapısından içeri sokulmayan kızları, gözümüzün önünde jopladılar, yerlerde sürüklediler. Hepimiz gördük, herkesin gözünün önünde oldu herşey. Sonra, insanını devlete uyumlu hale getirmeyi görev bilen "Özgür Düşünen"(!) Hocalarımız, hepimizi utandıran ikna odalarını kurmadılar mı okulumuzun girişine? Gerçekten utanıyorum. Yüzlerce insanın hayatı ipotek altına alındı, insanların geleceklerini daha özgür ve onurlu kılması gereken üniversitelerimizi, öğrencilerine bin yıl dahi yaşasalar unutamayacakları trajediler yaşatan kurumlar haline getirdiler. Ne zaman önünden geçsem Üniversitemin, başım önde, toprağa bulanışına şahit olduğum kızların yüzleri gelir gözümün önüne. Devlet bunu değiştirebilir mi? Umutlarımı geri verebilir mi? Okulumun önünden geçerken hissettiklerimin ağırlığını alabilir mi omuzlarımdan?
Bütün bunların geçeceğine, ülkemin güzel ve mutlu insanların ülkesi olabileceğini, zaten öyle olduğu halde devletin insanların mutluluklarına ve umutlarına kısıtlamalar getirmeye son vermesiyle, gerçekten herşeyin düzeleceğine inanıyordum. Artık inanmıyorum. Anlattıklarımın üzerinden yıllar geçti. Belki de 7-8 yıl geçti. AB yasaları çıkartıldı, uyum paketleri geçirildi. Fakat ölümler olduğu gibi duruyor. Engin Çeber, polis dayağıyla ölüp gitti. Festus Okey de polisin elinde yitip gidenlerdendi. Üniversitelerimiz halen, başörtülü öğrencilerinden "Türbanla derse girmeyeceklerine dair taahhütname" alıyor. Ülkem her geçen gün biraz daha yaşanmaz bir yer olup çıkıyor.
İnanın bir kaç yıl daha yaşasam yapacak birşeyim kalmadı. 25 yaşındayım. İyi bir işim ve gelirim var. Türkiye'nin iyi bir üniversitesinden mezunum. Hayatımın görünen kısımlarında bir sorun yok, olmamasından gayet memnunum. Ancak her geçen gün bu ülkede yaşamaya dair inancımı kaybediyorum. Kaybetmek bir yana, 25 yaşındayım, iyi bir üniversite bitirdim, iyi bir gelirim var, sevdiğim, geleceğe dair umutlarımı gözlerinde gördüğüm dünyalar güzeli bir Hanımefendi ile nişanlıyım ve ölmek istiyorum. Herşey bu kadar basit. Bu ülkeyi yaşanmaz hale getirenlerle mücadele edecek gücüm yok, hiçbir zaman da olmamıştı.
Belki herkes gibiyim, belki de değilim. Bunun dahi bir önemi yok. Evlenirsem, bir gün Eşime cenazemin Emniyet Müdürlüğü'nden çıkartılıp, devlet eliyle sunulmasını, üstüne üstlük özürler dilenmesini istemiyorum, Eşime bu acıyı yaşatmak istemiyorum giderken. Askere alınıp, içinde olmayı istemediğim kirli bir savaşın içine itilip, komutanlarımın gözleri önünde kurşunlanıp, Aileme oğullarının acısını yaşatmak istemiyorum. Olabildiğince normal bir ölümle gitmek istiyorum. Bugün de olabilir yarın da, yapacak hiçbir şeyim kalmadı. Yapacak birşey kalmayan bir kimsenin gideceği yer ölümün kıyısıdır. Sanıldığı kadar tehlikeli bir kıyı da değil sanırım. "Böyle yaşamaktansa ölmeyi tercih ederim" demiyorum...
Sadece hayatımı yaşanmaz kıldılar, yaşamanın tadını aldılar ömürlerimizden, böyle iken ölmek istiyorum. Trajik olmayan bir ölümle sessizce gitmek istiyorum."
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı BağlantıÇimen Sokak Üzerine
Gııız, Ayşeee! Çabuk yukarı çık, Baban geldi...
I)
Her insan bir dünyadır değil mi? Her dünyanın kendince bir tarihi olmalı öyleyse... Eğer derdiniz tarih yazmak ise, belirli bir zamana, belirli bir mekana ve belirli olaya olan ihtiyaç da aşikardır öyleyse. Olay, yani işin hikaye kısmı bir yana, zaman, yani çocukluk devrem de bir yana, mekanı anlatmak, anlatabilmek işin en çetrefil kısmıdır. Açıkça söyleyeyim uzun tasvirleri sevmiyorum, gerçekçi bir tablo çizmek adına, cümlelerin uzatıldıkça uzatılmasını, kelimelerin dozunu ayarlamak adına süslü püslü kelimelerin yazının içine şöyle bir serpiştirilmesini lüzumsuz buluyorum. Fakat Çimen Sokak ve Çimen Sokağı kesen Küçük Bayır Sokak, tarihçe-i hayatımda müessir olan ilk mekanlardır ki bu vesile ile biraz olsun iltiması hak ediyorlar diye düşünerek tasvir temelinde gelişecek bir yazı kaleme almaya ikna ediyorum kendimi.
Peyami Safa'nın Fatih-Harbiye'sinde, Fatih-Harbiye Tramvayı'nın geçtiği caddenin, Gümüşsuyu tarafına değil de Tatavla tarafına doğru paralel sokaklarından birisi idi Çimen Sokak. Bir ucunda, yani Taksim tarafında yer alan Vatikan Konsolosluğu, diğer ucunda, yani Pangaltı yakasında bulunan Ermeni Kilisesi ile uluslararası bir önemi haiz olduğu söylenebilirdi. İstanbul gibi, sokaklarında yeşili ancak büyüteç ile arayarak bulabileceğiniz bir şehirde, yeşil zengini sayılabilecek, adım başı ağaca rastlayabileceğiniz kaldırımlar kaplıyordu sokağın iki tarafını. Öyle zannediyorum, Harbiye tarafından aşağı doğru indiğinizde, Çimen Sokak, oldukça geniş bir meydanlık alana bakıyordu ve meydanda da semt ilkokulu ile karşılıyordu yürüyenleri. Okulun üst kısmında ise, ön yüzü Cumhuriyet Caddesi'ne ve Orduevi ile TRT İstanbul binasına bakan, arka yüzü ise ilkokul ile Çimen Sokağa bakan Notre Dame De Sion Lisesi vardı. Uluslararası demişken, unutmuşum, Notre Dame De Sion Lisesi de sokağımızın uluslararası alanda önemini arttıran bir diğer önemli unsur idi tabiatiyle.
Eski, pervazlı ve büyük kanatlı kapıları olan, kapısına ancak el işçiliği mermerden yapılmış iki üç basamak merdivenle ulaşabildiğiniz yığma taş evler sıralanırdı karşılıklı olarak. Sanırım binaların bitişik düzen olması, bahçeli ve müstakil Osmanlı evlerine karşın, semtin sakinlerinin kahır ekseriyetini teşkil eden Rumların kendi şehir mimarilerini ayakta tutma çabası idi. Zira her nerede azınlıkların yoğun yaşadığı bir semte gittiysem, evlerin birbirine olabildiğince yakın inşa edildiğini müşahade ettim. Müslümanların yoğun olarak yaşadığı Feriköy'de eski evlerin çoğu bahçeli iken, Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı Kurtuluş'ta evler neredeyse tümüyle bahçesiz ve bitişik düzen. Belki bunu, Osmanlı'nın son iki yüz yılına damgasını vuran Batılılaşma temayülünün ilk kez Beyoğlu ve Şişli'ye sirayet etmiş olması ile de açıklayabiliriz. Yahut konuyu tamamen azınlıkların korunma ve bir arada olma psikolojisine bağlayabilir, bu vesile ile evlerin birbirine yakın inşa edildiğini de iddia edebiliriz. Fakat konumuz bu değil. Bildiğim şu ki, Çimen Sokak, şimdi sıra sıra dikilen apartmanlar yok iken, Halide Edip'in Sinekli Bakkal'ında, Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde tasvir ettiği sokak profiline neredeyse birebir uymaktaydı. Evlerin önemli kısmında, çocuklarının üzerlerinden ellerini eteklerini çektiği yaşlı amcalar, teyzeler oturuyordu. Bu evlerde yaşayan genç görmedim desem, abartmış olmam. Neden bilmiyorum, sanki lanetlenmiş gibi, bir kara büyüye kurban gitmiş gibi, evlerin tamamında kar beyaz saçları olan insanlar bir başlarına kalakalmıştı.
Gerçi nadir de olsa, halen geniş bir aile olarak varlığını sürdüren Ermeni aileleri yok değildi. Evimiz, bir tarafı Çimen Sokağa diğer tarafı ise paralelindeki Küçük Bayır Sokağa bakan minik bir apartmandı. Ev sahiplerimizin Gümüşhaneli olduğu hatırımda olduğu gibi duruyor. Eski tip ev sahipleriydi, şu Türk filmlerinde görünen cinsinden. Evin duvarlarını, kapılarını, pencerelerini belli aralıklarla kontrol ederek, Babama sürekli yeni 'Ev kullanım talimatnameleri' çıkarırdı. Karşı apartmanımızda ise, bahsettiğim çok çocuklu, geniş bir Ermeni ailesi oturmaktaydı. Allah var, komşu denildiği zaman aklıma hala O aile gelir. Zira karşı apartanımızın giriş dairesinde O aile ikamet ettiği için, orasını evimiz gibi bilirdik, severdik, kollar, gözetirdik.
Tek taraflı bir güven değildi elbet. Annem ne vakit çarşıya, pazara, komşuya, hastaya yahut cenazeye gidecek olsa, Bizi komşumuza emanet ederdi. Ojen Teyze'de sağolsun, ne beni ne de Ablamı, kendi çocuklarından ayırt etmezdi. Öyle ki, kendi oğlu Aret'in oyuncaklarıyla oynardım da kendisinin oynamasına izin vermezdim. Yine de Ojen Teyze, ağlayan oğlunu, bizim kendilerinde emanet olduğumuzu söyleyerek avuturdu. "Sen de akşam oynarsın oğlum..." deyip, önüne başka bir oyuncak koyardı biricik oğlunun.
Zamanın yavaş aktığı, bir eski sokakta geçip giden çocukluğumun, bir diğer detayı da erkek çocuklar ile kız çocuklar arasındaki 'sokakta daha uzun süre kalabilme' farkıydı. Erkekler, hava karardıktan sonra, hatta Babalarının eve girdiğini gördükten sonra bile sokakta kalabilirlerdi. Ancak kız çocuklar için durum böyle değildi. Mesela üst komşumuz Cevriye Teyze, akşam karanlık çöküp de, kocası eve girer girmez, hemen saçak üstünde, metal korkuluktan sarkarak, yaşları altı ile on arasında değişen çocuk karaltılarına doğru seslenirdi:
-Gııız, Ayşeee! Çabuk yukarı çık, Baban geldi...
Bildiğiniz Sivas ağzı ile konuşurdu. Bir küçük sokak, nasıl Anadolu mozaiği olabilir? Ancak bizim sokakta anlayabilirdiniz bunu... Ha, bu arada unutmadan, o vakitler henüz, Kürt-Türk meselesi de uğramış, girmiş değildi Çimen Sokağa... Kürtler has komşuydu, öyle bilir, öyle duyar, öyle hatırlardık. Şimdi olduğu gibi, Kürtler üstüne kötü sözler söylenmez, kardeşlik hatırda tutulur, kötü söz söyleyen susturulurdu. Şimdi devir değişti, artık moda bunun tam tersi oldu, lakin, çocukluğumda gördüğüm, aklımın bir köşesine kaydedip de hiç unutmadığım, Kürt ailelerini hep sevdim Ben... Ermeni ailelerini de... Ojen Teyze'yi unutmadım mesela. Üzerimdeki emeğini de... Zira unutmak, ihanet etmektir, unutmak kadir, kıymet bilmemektir. En başta Müslümana yakışmaz, sonra da bu toprakların kokusunu içine çeken bir dertliye...
II)
-Çocukluğum bir ateşten gömlek, anımsadığım her düş daha bir yorar Beni...
Zaman geçiyor, büyüyorum. Hatırladıklarım sırtımdaki yükü, bildiklerim omuzlarımdaki vebali, ağırlaştırdıkça ağırlaştırıyor. Çimen Sokağa dair bildiklerimin hep güzel şeyler olmasını isterdim, ancak yeryüzünde pürüzsüz bir güzelliğin olamayacağına inandım gayrı, eğer nasipse, pürüzsüz güzellik beklentilerimi cennete erteledim. Çocukken, ölümler gördüm çünkü, Azrail'in evimize ilk uğrayışını ve Azrail'den evvel düşlerimi inciten yangını unutmadım hiç.
İki oda ve bir holden ibaret evimizin, oturma odasındaki tahta sedirin üzerine kurulurdu yatağım, oracıkta uyurdum. Annem olmadan uyuduğumu bilmem hiç. Korkudan değil, sanırım Annemin sıcaklığına, Annemin güzel dualarına ve tatlı konuşmasına meftundum çocukken. Bazı zamanlar, sadece hasta zamanlarına yetişebildiğim Dedem, tedavi seansları için gelirdi evimize. O geldiği zamanlar, hasta evi olurdu evimiz. Benim yatağım Dedem'in yatağı olurdu. İlk gözağrısı olarak, torunlarının içinde apayrı bir yeri vardı Ablamın, lakin Ben de tek erkek torundum o vakitler. Ben de bir başka değer görüyordum. Dürüst olmak gerek, Ben de Dedemi bir başka seviyordum. Canının acıdığını hissettikçe, henüz çocuk olan, hissettikleriyle, duyumsattıklarıyla çocuk olan kalbim sancılanıyor, titriyordu. Kanser illeti, ne menem şeymiş meğer. Öğrendim o yaşlarda iken.
Babam'ın gözünde de Dedem'in yeri bir başkaydı. Evde, Babama en çok benzeyen ben, bunu hissedebiliyordum. Ne var ki, özellikle Dedem'in oldukça zorlu hastalık süreci, bir yandan her ayın yarısını İstanbul dışında, evinden uzakta geçiren, diğer yandan köydeki hanemizin,sılamızın geçimine destek çıkmak için fazladan çalışan Babamı yormuş, adeta tüketmişti. Gözlerimin önünde Dedem ölüyor, Babam eriyip bitiyordu. Sonraları okuduğum, Cemal Süreya'nın "Sizin hiç Babanız öldü mü?" dizesinin Bana anımsattığı ilk şeyin, Babam'ın o dönemdeki yüzü olması boşuna değildi. Dedem'e hep son derece alakadar olan Babam'dı... Bu alakadarlığın neticesi olarak bir akşam eve gelmiş, kanser marazının yiyip tükettiği Dedem'in alnına elini koymuş ve:
-Yine bir lokma bile birşey yememişsin Baba, neden böyle yapıyorsun? diyerek, adeta Dedem'i azarlıyormuş gibi konuşmuştu. Dedem, Babam'ın öyle söylemesine karşın susmuş, başını duvar tarafına çevirerek ağlamaya başlamış. İnsan, sahiden de yaşlandıkça çocuklaşıyordu. Dedem'in gözyaşlarını, incinmişliğini, hislenişini, evde bir tek ben anlıyordum sanki, bir tek benim iliklerime işliyordu sanki Dedem'in sancıları. Dedem ağlayınca, Babam'ın yanına gitmişim ben, Annem'in anlattığına göre. Kahverengi, köy işi el dokuması halının üzerinde, ayaklarımı sürüye sürüye gitmişim. Babam'ı ite ite dışarı çıkarmışım sonra ve Dedem'in yanına gidip üstünü sıkıca örtmüş, öpüp, uyumasını istemişim. Dedem'i hiç hatırlıyor değilim, zihnimde silikleşmiş bir kaç hayalden ve artık rüya gibi kalan düşüncelerden ibaret. Babam'ın o zamanki hali ve evimiz ise, alabildiğine net bir şekilde kazınmış hafızama. Allah'ın rahmeti olsa gerek, ölen zihinlerden siliniyor zaman geçtikçe, kalpte baki kalan ayrılık acısını saymaz isek, kalanlar anımsanıyor, göçenler unutuluyor. İki nesil öncesini hatırlamıyor oluşumuz bundan olsa gerek.
Dedem, herşeyden önce, Babam'ın Babası olmasından evvel, benim için Dedem'di... Bir başka ilişki biçimine ermiyordu çocuk aklım, sadece sakalları aklaşmış, gözleri çukurlaşmış, hastalığın zayıf düşürtüğü yüzünde elmacık kemikleri belirginleşmiş bu yaşlı adam benim Dedem'di. Ölüm nedir bilmiyordum, bu yüzden ölüm denildiği vakit aklıma sadece köy geliyordu ve dahi ölenlerin köye gittiğini düşünüyordum. Gurbetlik başka birşey çünkü, şehir sizin değildir, şehrin meydanları sizi çekmediğinden varoşlara sığınmışsınızdır. Hasılı gurbetlik, gariplik demektir çoğu zaman, şehir yerinde mezar yeri pahalı, kefen pahalı, mermer pahalı, tabut pahalı...Ölenler, bir otobüsün bagajında köye gönderilirlerdi bu nedenle. Cenazenin en yakınları otobüsün yıpranmış üstünde, gözleri kan çanağı halde sessizce otururlar. Cenaze, dünyada gün yüzü görmediği gibi ölümünün peşisırada gün yüzü göremez ve üçüncü sınıf, eski bir otobüsün bagajında köy yolunu tutar, sarsılarak. Ölüler de sarsılır mı? Evet, garibanın ölüsü bile rahat edemez bu dünyada..
Dedem, ölüyordu... Adı öyle konmasa da herkes, artık ölmesini bekliyordu. Yaşaması, bir saniye daha fazla daha nefes alabilmesi herşey yapılmıştı çünkü. Doktorlar, hastaneye yatmalar, ilaçlar, pahalı tedaviler... Fakat, hastalık artık geri alınamayacak bir şekilde Dedem'in organlarını zaptetmişti. Ölmek üzere olan birisinin, ölüme doğru yavaş yavaş yürüdüğü bir ev nasıl olur biliyor musunuz? Azrail'in gölgesi düşmüştür ve bütün odalar karanlıktır.
Gazze: Sabrın ve Direnişin Başkenti
Gazze üstüne söylenecek çok söz var, ancak söylenecek cümlelerin en başına, yapılacak işlerin en önüne, Gazze için feda olan yiğitlerin fedakarlığını ve Gazze'ye feda olan yiğitleri yardımsız komayan kahramanları koymalıyız. Gazze bir mevzidir, Gazze bir hendektir... Kendisini bu mevzide hisseden herkes, bu hendeğin kazılması için tırnağıyla, dişiyle gayret eden herkes Gazzeli, Filistinli'dir... Kassam füzelerinin, Nasır füzelerinin, Grad füzelerinin fünyelerini ateşleyip, Gazze'yi siyonistler için Hendek kılanlar, ümmetimizin yiğit evlatları, İstiklal Caddesi'nde, Beyazıt'ta, Çemberlitaş'ta o yiğitlere selam gönderenler de Allah'ın yardımcıları olmaya and içmiş kahramanlardır. Hakkı teslim etmeli evvela, adını koymalı, bundan yüz yıl sonra bugünün tarihini yazanlar, bir trajedinin değil, evlatlarını kurban verip zafere yürüyen aziz bir davanın destansı zaferini yazacaklar.
Şimdi, Ortadoğu'da stratejik açılımların, Gazze ve Filistin üzerine kurulacak bütün entelektüel cümle ve söylemlerin anlamını kaybettiği günlerdeyiz. Bugünler, direniş ve sebat, niyet ve ihlas, dua ve amel günleridir. Ekranlardan izlemekle yetinenler, elbette bu hakikati bilemeyecek ve anlayamayacaklar. İyi bilelim ki bu yıkım, entelektüel cümlelerin ve kaygıların, modern dünyanın meşhur barış paradigmasının, Birleşmiş Milletlerin ve varolduğu iddia edilen milenyum uygarlığının yıkılışıdır. Dolayısıyla Siyonist rejim, Gazze'deki binaları yıkmıyor yalnızca ve katlettiği sadece masum Gazzeliler değil. Bombalar, batı medeniyetinin ve varolduğu öne sürülen insan hakları eksenli ahlak anlayışının orta yerine düşüyor. Ancak, öylesine manidardır ki, bölgenin Müslüman halklarını temsil iddiasındaki Hükümetler, halen stratejik kaygılarla bir takım ziyaretlerde bulunuyor, sorunun çözümü için diplomatik girişimlerde bulunuyorlar. Gülünesi çabalarından ne zaman vazgeçecekler? Göremiyorlar mı ki, Gazze'de bir varoluş mücadelesi veriyor Müslümanlar? Göremiyorlar mı ki, Beyazıt'ta, İstiklal Caddesi'nde ve Türkiye'nin dört bir yanında, ellerindeki İsrail bayraklarını yüreklerindeki intimak ateşiyle tutuşturanlar bu varoluş mücadelesinin ötesinde, berisinde değil, orta yerindedirler? Göremiyorlar mı ki, yüzbinlerin artık infiale dönüşen öfkesi, hükümetlerini ve iktidarlarını derdest edecek kadar büyüktür?
Sevdiğim ve fikirlerine değer verdiğim bir kardeşim, Gazze için cümle kurulması ve Müslüman coğrafyasının çocuklarımıza bihakkın anlatılması icap ettiğini ifade eden bir yazı kaleme aldı geçtiğimiz günlerde. Türkiye'de yapılan bütün eylemlerin, daha doğrusu Filistin için ortaya konulan herşeyin, bir manasıyla kendimizi tatmin etmek gibi bir yönü olduğunu belirtti mezkur yazının içerisinde. Evet, entelektüel kaygı halen esas ise, eyleme dönen bütün düşünceler, anlık bir öfkenin tezahürü olarak görülebilirler. Ancak, artık entelektüel kaygı, Gazze'yi, Beyrut'u ve Lübnan'ı hayatımızın içine katmanın, kavganın içinde olmanın vakti geldiğini göremediği için kördür. Artık konuşma zamanı geçmiş, mücadele mevsimi gelmiştir. "Dünya antisemitizm ve Şaron'un Yahudi halkı adına yaptığı iğrençlikler sebebiyle İsrail'i kınamamakta. Bu çirkin eylemlerin kendilerini temsil etmediğini hissedenlerin, durdurulması yönünde istekte bulunma zamanı gelmedi mi artık?" diyen Edwart Said'in önerisi, artık yıllar evvelinde anlam ifade eden manasız çağrıdır. İsrail'i kınayıp, durmasını istemenin bir manası yok, Tel Aviv'in ortadan kaldırılması yoluyla, haddi aşanların cezalandırılması Müslümanların omuzlarında bir vebalken, İsrail'i kınamanın hiçbir anlamı yok... Meydanları doldurarak kararlılıklarını ifade eden yüzbinlerce Mü'min, dün Beyazıt'ta ellerini duaya açan onbinlerce Mü'min, Edward Said'in bütün ömrü boyunca söylediklerinden daha manalı bir eylemin içerisindeydiler... Çünkü İslam, amele dönüşen sahici bilginin medeniyetidir, kitaplar dolduran ve insanları oyalamaktan başka bir işe yaramayan entelektüel bilginin değil...
Unutmayalım, bugün Gazze'yi direniş ve cihad yurdu olarak evlatlarımıza anlatacak olanlar bizleriz, yarın Allah'ın nusreti geldiğinde başlarımızı öne eğip, hamdetmesi gerekenler de yine bizleriz...
Suriye'de iken, Mü'min yüreklerin nasıl omuz omuza verdiklerini, nasıl direndiklerini ve sırasını bekleyenlerin düşmana karşı nasıl bilendiklerini gördüm... Temmuz Savaşı idi, İsrail, Lübnan'ın başınan bombalar yağdırıyor, ancak Bint Cübeyl'de bir avuç muvahhid askerin kararlığını teslim alamıyordu... Türkiye'ye döndüğümde de, oradaki direniş ruhunun buradaki kardeşlerimize sirayet ettiğini müşahede etmenin bereketini gördüm... Lübnan'ın, Filistin'in ve Çeçenya'nın ruhlarımızdaki karşılığı, Bedir'in, Uhud'un ve Hayber'in sahabenin ruhlarındaki karşılığı gibidir... Allah zafer verdiğinde hamdedenler bizlerdik, başımıza musibet olarak mağlubiyeti gönderdiğinde sabredecek olanlar da yine bizleriz... Bu sebepledir ki, Gazze ve Beyrut, İstanbul'a yakındır, medeniyetimize kattıkları direnç ruhu ile, İstanbul'un yanıbaşındadır her iki kent de...
İhvan-ı Müslimin hareketinin başlaması ve davanın yayılmasında büyük katkısı olan Şeyh Muhammed Hüseyin ez-Zamlut, Şehid İmam Hasan el Benna'ya şöyle hitap ediyordu: Amcam Şeyh 'İd, 'İslam'ın aziz olduğunu, ümmetinin muzaffer olduğunu, hükümlerinin yüceldiğini görmeden ölmemeyi diliyorum, Allah'tan.' O şimdi ölmüş bulunuyor ve İslam'ın aziz olduğunu göremedi. Benim de İslam'ın tekrar aziz olduğunu görmekten başka, hayatta hiçbir dileğim yoktur. Bu izzetini görmeden ölmemeyi Allah'tan diliyorum... Fakat bana öyle geliyor ki bu henüz uzaktır. Çünkü bir damla kan, henüz Müslümanlar için çok değerli birşeydir. Bir damla kan değerli birşey olarak görüldüğü sürece de onlar hiçbir şeye kavuşamazlar. Çünkü izzetin ve özgürlüğün bedeli, yalnızca bir damla kandır. Kur'an'ın da söylediği budur, Resulullah(s.a.v.)'ın yaşayışı da, ashabının yaşayışı da buna delildir.
Şeyh Muhammed Hüseyin ez Zamlut'a ve Şehid İmam Hasan el Benna'ya, bir damla kanın Gazzeliler için izzet ve özgürlükten değerli olmadığının müjdesini iletmesini diliyorum Allah'tan...
İnancım odur ki, Gazze şehidleri, Cennet-i Ala'da, Şehid Hamza bin Abdulmuttalib, Şehid Hüseyin bin Ali ve Şehid İmam Hasan el Benna tarafından kucaklanmışlardır... Ötesinde söylenebilecek herşey de laf-ı güzaftır...
Orası, tam olarak kimin 'Huzuru'?
Türkiye'de siyaset belli dengeler ve denklemler üzerinden yapılıyor, sanırım bu gerçeği bilmeyen, farketmeyen yok. Bunu görüyor ve görünen resmin, bütün siyasi partileri siyasi yelpazenin bir kanadı, bütün siyasetçileri de siyaset denkleminin bir 'değişken'i yapan sınırları kavrıyorum. Bununla birlikte, Saadet Partisi Genel Başkanlığı'na seçilen Numan Kurtulmuş'un, seçilir seçilmez soluğu Anıtkabir'de almasın anlamıyorum, anlamak istemiyorum. Çünkü bu, benim canımı yakıyor. Peşinden yüzbinleri sürükleyecek lider, ilkelerini hangi şart altında olursa olsun tavizsiz tatbik edendir. Kurtulmuş'un kabrini ziyaret ettiği Atatürk de öyle idi. Padişah Mehmet Vahidüddin'i karşısına alıp, kocasa dahi adı 'Osmanlı' olan bir devleti dikkate almamış idi. Mustafa Kemal'in ilkelerinin ne olduğu ise malumdur ve dahi malumun ilamına lüzum yoktur.
Konuyu tevhid-şirk zaviyesinden ele almak elbette mümkün. En azından bir kabri ziyaret edip, kabrini ziyaret ettiğiniz şahsa hitaben, o şahsı bir kült/idol/put olarak kabul edenlerin gönüllerini okşayacak sözler sarfediyorsanız, bu elbette mümkün. Ancak bu, benim değil, bu konuyu delilleriyle ele alıp, izah edebilecek Alleme taifesinin işi. Aramızda anlaşma gereğidir ki, bendeniz yazdıklarımda edille-i şeriye ekseninden bazı hususları gündeme getirip onların bildikleri alana karışmıyorum, Onlar ise benim bütün yazdıklarımı değerlendirip karışma hakkına sahipler. Yazdığım hiçbir şeyi, bu açıdan Alimlerin tahkikinden beri görmüyorum. Acaba, Sayın Kurtulmuş, "Amentü Şerhi" yazarı muhtereme Dedesi'ni iyice dinlemiş midir? Alimlerin tahkikinden beri olmayan bu noktayı dikkate sunuyorum ve geçiyorum, çünkü alanımın dışına çıkmamalıyım. Tevhid, saf ve temiz, şirk kirli ve bulanıktır. Saf ve temiz olan, hayatın ve fıtratın kendisi olduğu göze batmaz, şirk ise hayata ve fıtrata muğayir olduğu için, gözümüzü, gönlümüzü, ruhumuzu ısırır.
Hal böyleyken, Sayın Kurtulmuş Anıtkabir'i neden ziyaret etmiş olabilir? Alnının secdeye gittiğini bildiğimiz Kurtulmuş, alnının secdeye gitmediğini iyi bildiğimiz bir şahsın kabrini neden ziyaret etmiş olabilir?
El Cevab: Çünkü O, kendisini o makama getiren iradede, o makama gelmesine müsaade eden insanların siyasi maslahatında bunu görmüş idi. Yaptığı da gördüğünden başkası değildi. Türkiye dindarının 40 yıldır süren vatan sevgisini ispat etme davasının son tezahürü idi bu ziyaret. Yaşasa Refah'a oy verecek lidere, dindarların da saygılı olduğunu göstermek için yapılması 'vacib'(!) olan ziyaret idi. Hali hazırda, bu yapılanı anlamıyor değilim, anladıklarım canımı yakıyor fakat, canımı yakan, vicdanımı rahatsız ediyor, vicdanımı rahatsız eden, uykularımın bereketini kaçırıyor. Ben Kurtulmuş'u anlayabilirim durduğum yerden bakınca, fakat Kurtulmuş durduğu yerden bakınca, beni anlayabilir mi?
Kabul, bir siyasetçi olarak, Mustafa Kemal'i Nutuk'ta görünen gerçekliğiyle görseniz bile, bunu ifade edemezsiniz. Yine kabul, Mustafa Kemal'i, Mustafa Yazgan'ın Monark'ında anladığı şekliyle değerlendiriyor olsanız dahi, bunu ima etmeniz bile geleceğinizi karartır. Son kez kabul, bulunduğunuz makamın sorumlulukları var. Ancak bütün bunlar, Kurtulmuş'un Anıtkabir defterini imzalarken çekilmiş resmini gördüğümde duyduğum rahatsızlığı bertaraf etmiyor, edemiyor. Çünkü, zihnimde geleneğe dair yeni bir söylemin, resmi paradigmaya dair esaslı bir tenkidin ve geçmişten daha ilkeli bir duruşun karşılığı olan Kurtulmuş'u, o resimde göründüğü yere yakıştıramadım.
Daha da açığı, içimden geçenler, bir kişisel devrim değilse bile, büyük bir hayal kırıklığının derin sesleridir. Uzun zamandır düşünegeldiklerimi perçinleyen harçtır. Bu dünyevileşme midemi çok kötü bulandırıyor, Anıtkabir'de 'Huzura' çıkmak vicdanımı derinden yaralıyor. Numan Kurtulmuş, bunu anlayabilir mi? Anlaması mümkün müdür?
'Musa' gelip sonra 'Firavun' olmamak adına verilen sözlere güvenmek istiyorum. Fakat, Dağkapı'yı,Dersim'i, Şeyh Said'i unutup, 'Huzura' çıkmanın, Musa olmanın neresinde olduğunu anlamıyorum...
Bilen varsa anlatabilir mi?
Bu Bab, Susulunca Dile Gelenlerden İbarettir
12.03.2008 / Kadıköy
/Susu(lu)nca söylenense aşk/ Neden her susuşun karşılığı/ Bir unutulmaz hüzün oluyor benliğimde?/
Gayrı öykünmesen çocuklara diyorum,
Bak, güzel bir hikaye değil hayatın,
Masalların mehcur bıraktığısın,
Sözlerin yarım kalır ne vakit konuşsan,
Bak diyorum, ilan-ı aşk hiç yakışmadı
Hiç yakışmadı sevmek şu tükenmiş gençliğine
Kan tutarken canı yanmış kentleri,
Sineme dolan bu hüzün neden?
Ellerimde ölüyor siyah bir adam,
Mecnun göğsüme yuvarlanıyor haykırarak,
Bırakıp gidiyor ansızın hayat,
Hanemi terkediyor bereket-i Halil İbrahim,
Eskiden verem eden onulmaz dertler,
Gayrı kanser ediyor...
Kanser...
/Tam bahar geldi derken/ Yine Benim hisseme düştü / Vakitsiz bir cemre-i hazan
Anlaşmayı bozan benim, kabul.
Lakin unutmuş değilim misakımı asla,
Murat Konukçu idi ahitlerin en güzeli bazen,
Bazen bir yürekli adım idi Bülent Tuna.
Bilseniz Ağabey, ne ağır bir dava,
Sizi hatırlamak her sustuğumda.
Yanınıza düşüveremedim diye bir,
Bir de kıvrılıp uzanamadım diye dağlarınıza,
Sesinize ses katamadım diye en çok,
Ne çok hüzün düşer hisseme,
Bir bilseniz.
/Ne büyük bir kavganın içinden çıktım/ Nasıl içli içli sığındım koynuna/Bilseydin...
Ve dahi bilmeni çok istedim,
Ellerine çok yakışıyor diye sevdim ben zambakları.
/Kalbimi seyret ki şimdi/ Dizlerini çekip göğsüne / Öylece kalakalmıştır ellerinde /
Bütün acıları ve hüzünleri yargılıyorum yeri gelmişken
En büyük musibet susmakmış meğer,
En büyük nimetmiş susmak.
Ellerimizden Kayıp Düşenlere, Size ve Bize Dair...
Yağmurlu ve gri bir güz gününde kaydoldum üniversiteye. Alman yapısı, eski ve soğuk taş duvarları olan koca bir binada, üniversiteli olmanın heyecanı yüzlerinden okunduğu halde peşpeşe dizilmiş, binlerce gençten birisiydim. Ne yaşayacağımı, ne yapacağımı, nasıl davranmam gerektiğini bilmeksizin, yaşadığım anın bir parçası olarak giriyordum üniversitenin kapısından içeri. Asil bir ideal için değil, kendim için, geleceğim için, belki ileride kuracağım ailenin refahı ve huzuru için, ailemin üzerimdeki emeklerinin karşılığını vermek için oradaydım. Hayat, güzel bir gelecek ve uzun ömür rüyasıydı benim için o demler.
1970'li yılların meşhur hidayet romanlarındaki benzer bir hikayem yok. Ahmet Günbay Yıldız romanlarının Türk filmlerinin sonlarını andıran hidayet öykülerinin bir parçası da değilim. Lakin, kendim için, geleceğim için girdiğim üniversite, daha adımı attığım ilk gün, sımsıcak bir kardeşliğin yurdu oldu benim için. İnsanın sadece kendisi için yaşamayacağını, yaşayamayacağını öğrenmem için, üstümü sımsıkı örten kardeşliği görmem yetti. Ne ben fazlasını bekledim, ne de seher vakitleri kıyamlarda omuz omuza verdiğim kardeşlerim fazlasını istediler. Kardeş olduk, işte o kadar. Modern dünyanın bir parçası olmak üzere girdiğim kapıdan, yüce bir davaya omuz vermiş bir nefer olarak çıkmak nasip oldu. Fakülte kantinlerinde, amfilerde ve kampüs meydanlarında, bir davet eri olarak koşturmak, terlemek, yorulmak fakat vazgeçmemekti muvahhid olmak demek... Uzun ve müreffeh bir ömrün hayallerinden, Allah için ölümü istediğimiz duaların gerçekliğine ne de çabuk geçmiştik...
Yalnız kendisi yaşayan insan, mutlu yaşayabilir hiç şüphesiz. Fakat bu küçük bir mutluluk değil midir?
Gördüm ki mutluluğun büyüğü, Afganistan'daki kardeşlerimizin zafer müjdelerimiymiş. Gördük ki mutluluğun büyüğü, Çeçen Mücahidler Grozni'yi kuşattığında yüreğimizin hamd ve neşe ile dolmasıymış. Gördük ki bir gece vakti Çeçenistan'dan gelen şehadet muştusuyla ayaklanıp,mütevazi öğrenci evinin eski halılarının üzerinde şükür namazı için omuz omuza verebilmekmiş mutluluğun büyüğü. Unuttuk mu? Kasem olsun ki unutmadık, unutmayacağız. Furkan'ı, Bülent'i ve diğerlerini...
Furkan'ı unutmadık, Bülent'i de diğerlerini... Hayatın köşebaşlarına kurulmuş kardeşlerimizin hiçbirisi unutmadılar mutluluklarımızın büyüklüğünü... Gecenin bir vakti, yüreklerimizin tutulduğu zelzeleyi sabırla kılınan bir namazdan başkasıyla durduramayaşımızı unutamadık hiç. Lakin, kendimizi bir yerlerde unuttuk, kardeşliğimizi ve adamlığımızı.Asla vazgeçmemek üzere ahidleştiğimiz kardeşlerimizi ihale masalarında görmeye başladık başlayalı gönüllerimiz daha bir sızlar oldu.
Öğrenci evlerinde, buğulu bir çayın dumanıyla perçinlenen kardeşliğin yerini tutuyor mu iyi döşenmiş bir vakfın salonunda yapılan toplantılar? Beyazıt'ta ellerimizde tutuşan bir İsrail çaputunun alevlenişi gibi bileniyor musunuz yüksek 'istişare' toplantılarında? İsrail konsolosluğunun önünü dolduran kardeşlerinizi en ağır ve acı sıfatlarla itham ederken titremeyen kalplerinizi nasıl açıklayacaksınız sahi? Omuzlarında mutluluğun en büyüyüğünü tattığım Ağabeylerim, hayalinden kaçıp kardeşliğinize sığındığım uzun ve tantanasız bir ömrün peşine düşmenizi nasıl açıklayacaksınız?
Fazla birşey aradığım yok gayrı. Çünkü umutlarımı tüketmeye çalıştıkça siz, değişip dönüşerek yeni ufuklara yelken açtıkça fikirleriniz, ben burada böylece duracağım. Sizi rahatsız etmeye gelen Ali Şeriati gibi. Vicdanınız bu kadar duyarsızlaşmış olabilir mi? Nasıl da hiç sancı duymadan bu kadar değişebilir insan? Evet, bu bir sitem...
Ben, kaybettiğim bir kardeşliği, toprağa girmeden modern hayatın çarklarında kaybettiğim kardeşlerimi, büyük bir binası olan fakat ruhunu yitiren bir hareketi arıyorum. Aradıkça daha da uzaklaşmak mukadder midir? Aradıkça yalnız kalmak ihanetimizden midir? Bilemiyorum ve asla bilemeyeceğim...
Şimdi yeniden girsem üniversite kapısından ilk günkü, siz yine ilk gün karşıladığınız gibi karşılayıp, ilk sözlerinizle kuşattığınız gibi kuşatsanız, herşey eskisi gibi olur mu? Keşke olabilseydi. Olduğu yerde duranların, bir dağ gibi sarsılmaz ve kavi kalanların davası, ellerinizin arasından kayıp gitti, farkında mısınız?
Farkında mısınız?
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Ramazan vefa demektir

Muvahhid, iki ayaklı tevhid, yürüyen, çarpışan, mücadele eden, yaşayan imandır. Bu haliyle, Muhammed(s.a.s)'in ifadesiyle, yüzüne baktığınızda size Allah'ı anımsatan, şehid gibi yaşayan, şehid gidişiyle gitmeyi bilendir.
Ramazan, arınma ayımız, Kur'an ayımız, içinde Kadir gecemizin bulunduğu, kapitalist düzende kaybolup giden kalplerimizin imani bir teneffüse çıktığı ay...
Elazığlı Bilal, Konyalı Mücahid, İstanbullu Selami ve diğer 13 kardeşimizi, üstelik de kalplerimiz imani bir teneffüse çıkmış bulunduğu halde yine de hatırlamayacak mıyız? Geçtiğimiz sene, Müslümanların medya organlarına beyhude gözatmıştım... Zira Ramazan ayının manevi iklimi apaçık bir vefa gerektirmesine rağmen, bizden önce bu dünyadan şehid gidişiyle gitmiş, üstelik de 2003 Ramazan'ının Kadir Gecesinde Rabbe dönmüş kardeşlerimizi hatırlayan yoktu. Bu nasıl bir hatırlamamazlıktı ki, medya organlarını geçtim, İslami Camianın çeşitli noktalarında çalışmalar yürüten, şuuruna ve niyetine güvendiğimiz kimseler dahi kardeşlerimizin şehadetini anımsatan cümleler kurduğumuzda boş gözlerle yüzümüze bakıyorlardı?
Eline zaman zaman kalem alan bir kardeşiniz olarak, anlatmaya çalıştığım hususlarda en çok korktuğum şeyin yanlış anlaşılmak olduğunu ifade etmek istiyorum. Kimseyi suçluyor değilim ancak koca bir camiaya, birçok cemaate ve liderine, bu camia ve cemaatlere mensup kardeşimize, açıkça sitem ediyorum. Zira Çeçenistan'da 2003 şehidlerini unutmak, kendimizi unutmaktır, kalbimizi unutmaktır, mücadelemizin kahramanlarına vefasızlıktır, iki ayaklı tevhid diye tanımlayabileceğimiz muvahhid/şehid kardeşlerimizin aziz hatırasını hayatın dışına itmektir. Bu tavır, bu hal bir Müslümana yakışır mı?
Üniversiteye ilk girdiğim seneydi sanırım, başörtüsü mücadelesi AKP'nin iktidar olması ile durağanlaşmaya başlamış, direnen cemaatlerin bir kısmı da AKP'nin Müslümanların yaralarına merhem olacağını düşündüklerinden olacak, meydanlardan çekilmişlerdi. Bu sürecin, yani mücadelesizliğin, direnişsizliğin, bizi iyi bir noktaya götürmeyeceğini konuşuyorduk, üniversiteden dönem arkadaşlarımızla. "Bilal Yaldızcı" demiştim, "Şu halimizi görse, şu rehavetimizi görse, inanın bizleri cebir kullanarak doğrulturdu."... Cümlemi bitirdiğimde ise, Bilal Yaldızcı'nın kim olduğunu sorgulayan gözler vardı karşımda... Hayal kırıklığının ne olduğunu öğrenmiştim o gün, ki insan bazen sadece mücadelesinin şehidlerine sahip çıkarak dahi anın vacibini ifa etmiş olur, davasını muhafaza etmiş olur...
Şimdi bir Ramazan daha idrak ediyoruz. Belki kimileri," Ramazan ile ne ilgisi var bu yazdıklarının?" diye soracaklar. Varsın sorsunlar, şehid tarihin bereketidir, mücadelemizin güzelliğidir, çünkü Onlar iki ayaklı tevhiddiler, yaşarken şehadeti ufuklarına koymuş, küfrün üzerine yürüyen imandılar. Nasıl olur da 2003 Ramazan'ında davamıza Çeçenya dağlarına akıttıkları kanlarıyla bereket katanları hatırlamanın Ramazan ile ilgisi olmaz? Onları anlatmak, sabır ve direniş ayı olan Ramazan'ı anlatmak değil midir?
Unutmak, insana has bir hal, bu doğru. Unutmak, mazaret olduğunu da inkar ediyor değilim. Ancak, güvendiğimiz Müslümanlardan, 13 şehidimiz başta olmak üzere ümmetimizin cephelerinde çarpışan ve şehid düşen yiğitler hakkında öyle sözler duyuyoruz ki... Türkiye'de İslami mücadelenin zorluğuna dayanamadıkları için kaçtıklarını iddia edenler mi dersiniz, psikolojik buhranları sebebiyle herşeyi terkettiklerini iddia edenler mi dersiniz, bazı cemaatlerin faaliyetinin Allah yolunda savaştan ve hicretten daha ecirli olduğunu öne sürerek nefislerini temize çıkartma gayretine düşenler mi dersiniz... Bu nasıl gaflettir? Allah aşkına, bu nasıl gaflettir?
Enes bin Nadr(r.a.) Uhud'un eteklerinden cennetin kokusunun geldiğini duyuyordu. Cafer bin Ebu Talib (r.a.) için Mute, cennetin gölgesinin düştüğü beldeydi. Bilal Yaldızcı için Afganistan'dan gelmişti cennetin kokusu... Elazığlı Bilal ve 13 kardeşimiz içinse, Çeçenistan dağlarından duyulmaktaydı cennetin sesleri... Hayır, Onlar birşeyden kaçmak için değil, ümmetin evrensel savaşına canlarıyla destek olmak için yola düştüler ve içinde bulundukları yolda şehadete eriştiler...
Hasılı, Onlar yani çoklarının unuttuğu, hatırlayanların ise haklarında olmadık iddialarda bulunduğu yiğitler, 5 sene evvel, yine böyle bir Ramazan'da, Rablerine kavuşmuşlardı... Türkiye'nin dört yanından sırf Allah yolunda cihad için gittikleri Çeçenistan topraklarında işgalcilerin kurşunlarıyla Rablerine dönmüşlerdi... Onların ardından bize düşen ise, şehadetlerini anlatmak, şahitliklerine şahitlik etmek ve yarın Rabbimiz huzurunda kendileriyle aynı makamda olmak için halisane hislerle dua etmektir...
Elazığlı Bilal'in Komutasındaki 13 kardeşimiz, 5 yıl evvel, Ramazan ayında mütebessim çehreleriyle toprağa düşmüşlerdi...
Hatırlayanınız, hatırlatanınız var mı?