Çimen Sokak Üzerine
I)
Her insan bir dünyadır değil mi? Her dünyanın kendince bir tarihi olmalı öyleyse... Eğer derdiniz tarih yazmak ise, belirli bir zamana, belirli bir mekana ve belirli olaya olan ihtiyaç da aşikardır öyleyse. Olay, yani işin hikaye kısmı bir yana, zaman, yani çocukluk devrem de bir yana, mekanı anlatmak, anlatabilmek işin en çetrefil kısmıdır. Açıkça söyleyeyim uzun tasvirleri sevmiyorum, gerçekçi bir tablo çizmek adına, cümlelerin uzatıldıkça uzatılmasını, kelimelerin dozunu ayarlamak adına süslü püslü kelimelerin yazının içine şöyle bir serpiştirilmesini lüzumsuz buluyorum. Fakat Çimen Sokak ve Çimen Sokağı kesen Küçük Bayır Sokak, tarihçe-i hayatımda müessir olan ilk mekanlardır ki bu vesile ile biraz olsun iltiması hak ediyorlar diye düşünerek tasvir temelinde gelişecek bir yazı kaleme almaya ikna ediyorum kendimi.
Peyami Safa'nın Fatih-Harbiye'sinde, Fatih-Harbiye Tramvayı'nın geçtiği caddenin, Gümüşsuyu tarafına değil de Tatavla tarafına doğru paralel sokaklarından birisi idi Çimen Sokak. Bir ucunda, yani Taksim tarafında yer alan Vatikan Konsolosluğu, diğer ucunda, yani Pangaltı yakasında bulunan Ermeni Kilisesi ile uluslararası bir önemi haiz olduğu söylenebilirdi. İstanbul gibi, sokaklarında yeşili ancak büyüteç ile arayarak bulabileceğiniz bir şehirde, yeşil zengini sayılabilecek, adım başı ağaca rastlayabileceğiniz kaldırımlar kaplıyordu sokağın iki tarafını. Öyle zannediyorum, Harbiye tarafından aşağı doğru indiğinizde, Çimen Sokak, oldukça geniş bir meydanlık alana bakıyordu ve meydanda da semt ilkokulu ile karşılıyordu yürüyenleri. Okulun üst kısmında ise, ön yüzü Cumhuriyet Caddesi'ne ve Orduevi ile TRT İstanbul binasına bakan, arka yüzü ise ilkokul ile Çimen Sokağa bakan Notre Dame De Sion Lisesi vardı. Uluslararası demişken, unutmuşum, Notre Dame De Sion Lisesi de sokağımızın uluslararası alanda önemini arttıran bir diğer önemli unsur idi tabiatiyle.
Eski, pervazlı ve büyük kanatlı kapıları olan, kapısına ancak el işçiliği mermerden yapılmış iki üç basamak merdivenle ulaşabildiğiniz yığma taş evler sıralanırdı karşılıklı olarak. Sanırım binaların bitişik düzen olması, bahçeli ve müstakil Osmanlı evlerine karşın, semtin sakinlerinin kahır ekseriyetini teşkil eden Rumların kendi şehir mimarilerini ayakta tutma çabası idi. Zira her nerede azınlıkların yoğun yaşadığı bir semte gittiysem, evlerin birbirine olabildiğince yakın inşa edildiğini müşahade ettim. Müslümanların yoğun olarak yaşadığı Feriköy'de eski evlerin çoğu bahçeli iken, Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı Kurtuluş'ta evler neredeyse tümüyle bahçesiz ve bitişik düzen. Belki bunu, Osmanlı'nın son iki yüz yılına damgasını vuran Batılılaşma temayülünün ilk kez Beyoğlu ve Şişli'ye sirayet etmiş olması ile de açıklayabiliriz. Yahut konuyu tamamen azınlıkların korunma ve bir arada olma psikolojisine bağlayabilir, bu vesile ile evlerin birbirine yakın inşa edildiğini de iddia edebiliriz. Fakat konumuz bu değil. Bildiğim şu ki, Çimen Sokak, şimdi sıra sıra dikilen apartmanlar yok iken, Halide Edip'in Sinekli Bakkal'ında, Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde tasvir ettiği sokak profiline neredeyse birebir uymaktaydı. Evlerin önemli kısmında, çocuklarının üzerlerinden ellerini eteklerini çektiği yaşlı amcalar, teyzeler oturuyordu. Bu evlerde yaşayan genç görmedim desem, abartmış olmam. Neden bilmiyorum, sanki lanetlenmiş gibi, bir kara büyüye kurban gitmiş gibi, evlerin tamamında kar beyaz saçları olan insanlar bir başlarına kalakalmıştı.
Gerçi nadir de olsa, halen geniş bir aile olarak varlığını sürdüren Ermeni aileleri yok değildi. Evimiz, bir tarafı Çimen Sokağa diğer tarafı ise paralelindeki Küçük Bayır Sokağa bakan minik bir apartmandı. Ev sahiplerimizin Gümüşhaneli olduğu hatırımda olduğu gibi duruyor. Eski tip ev sahipleriydi, şu Türk filmlerinde görünen cinsinden. Evin duvarlarını, kapılarını, pencerelerini belli aralıklarla kontrol ederek, Babama sürekli yeni 'Ev kullanım talimatnameleri' çıkarırdı. Karşı apartmanımızda ise, bahsettiğim çok çocuklu, geniş bir Ermeni ailesi oturmaktaydı. Allah var, komşu denildiği zaman aklıma hala O aile gelir. Zira karşı apartanımızın giriş dairesinde O aile ikamet ettiği için, orasını evimiz gibi bilirdik, severdik, kollar, gözetirdik.
Tek taraflı bir güven değildi elbet. Annem ne vakit çarşıya, pazara, komşuya, hastaya yahut cenazeye gidecek olsa, Bizi komşumuza emanet ederdi. Ojen Teyze'de sağolsun, ne beni ne de Ablamı, kendi çocuklarından ayırt etmezdi. Öyle ki, kendi oğlu Aret'in oyuncaklarıyla oynardım da kendisinin oynamasına izin vermezdim. Yine de Ojen Teyze, ağlayan oğlunu, bizim kendilerinde emanet olduğumuzu söyleyerek avuturdu. "Sen de akşam oynarsın oğlum..." deyip, önüne başka bir oyuncak koyardı biricik oğlunun.
Zamanın yavaş aktığı, bir eski sokakta geçip giden çocukluğumun, bir diğer detayı da erkek çocuklar ile kız çocuklar arasındaki 'sokakta daha uzun süre kalabilme' farkıydı. Erkekler, hava karardıktan sonra, hatta Babalarının eve girdiğini gördükten sonra bile sokakta kalabilirlerdi. Ancak kız çocuklar için durum böyle değildi. Mesela üst komşumuz Cevriye Teyze, akşam karanlık çöküp de, kocası eve girer girmez, hemen saçak üstünde, metal korkuluktan sarkarak, yaşları altı ile on arasında değişen çocuk karaltılarına doğru seslenirdi:
-Gııız, Ayşeee! Çabuk yukarı çık, Baban geldi...
Bildiğiniz Sivas ağzı ile konuşurdu. Bir küçük sokak, nasıl Anadolu mozaiği olabilir? Ancak bizim sokakta anlayabilirdiniz bunu... Ha, bu arada unutmadan, o vakitler henüz, Kürt-Türk meselesi de uğramış, girmiş değildi Çimen Sokağa... Kürtler has komşuydu, öyle bilir, öyle duyar, öyle hatırlardık. Şimdi olduğu gibi, Kürtler üstüne kötü sözler söylenmez, kardeşlik hatırda tutulur, kötü söz söyleyen susturulurdu. Şimdi devir değişti, artık moda bunun tam tersi oldu, lakin, çocukluğumda gördüğüm, aklımın bir köşesine kaydedip de hiç unutmadığım, Kürt ailelerini hep sevdim Ben... Ermeni ailelerini de... Ojen Teyze'yi unutmadım mesela. Üzerimdeki emeğini de... Zira unutmak, ihanet etmektir, unutmak kadir, kıymet bilmemektir. En başta Müslümana yakışmaz, sonra da bu toprakların kokusunu içine çeken bir dertliye...
II)
-Çocukluğum bir ateşten gömlek, anımsadığım her düş daha bir yorar Beni...
Zaman geçiyor, büyüyorum. Hatırladıklarım sırtımdaki yükü, bildiklerim omuzlarımdaki vebali, ağırlaştırdıkça ağırlaştırıyor. Çimen Sokağa dair bildiklerimin hep güzel şeyler olmasını isterdim, ancak yeryüzünde pürüzsüz bir güzelliğin olamayacağına inandım gayrı, eğer nasipse, pürüzsüz güzellik beklentilerimi cennete erteledim. Çocukken, ölümler gördüm çünkü, Azrail'in evimize ilk uğrayışını ve Azrail'den evvel düşlerimi inciten yangını unutmadım hiç.
İki oda ve bir holden ibaret evimizin, oturma odasındaki tahta sedirin üzerine kurulurdu yatağım, oracıkta uyurdum. Annem olmadan uyuduğumu bilmem hiç. Korkudan değil, sanırım Annemin sıcaklığına, Annemin güzel dualarına ve tatlı konuşmasına meftundum çocukken. Bazı zamanlar, sadece hasta zamanlarına yetişebildiğim Dedem, tedavi seansları için gelirdi evimize. O geldiği zamanlar, hasta evi olurdu evimiz. Benim yatağım Dedem'in yatağı olurdu. İlk gözağrısı olarak, torunlarının içinde apayrı bir yeri vardı Ablamın, lakin Ben de tek erkek torundum o vakitler. Ben de bir başka değer görüyordum. Dürüst olmak gerek, Ben de Dedemi bir başka seviyordum. Canının acıdığını hissettikçe, henüz çocuk olan, hissettikleriyle, duyumsattıklarıyla çocuk olan kalbim sancılanıyor, titriyordu. Kanser illeti, ne menem şeymiş meğer. Öğrendim o yaşlarda iken.
Babam'ın gözünde de Dedem'in yeri bir başkaydı. Evde, Babama en çok benzeyen ben, bunu hissedebiliyordum. Ne var ki, özellikle Dedem'in oldukça zorlu hastalık süreci, bir yandan her ayın yarısını İstanbul dışında, evinden uzakta geçiren, diğer yandan köydeki hanemizin,sılamızın geçimine destek çıkmak için fazladan çalışan Babamı yormuş, adeta tüketmişti. Gözlerimin önünde Dedem ölüyor, Babam eriyip bitiyordu. Sonraları okuduğum, Cemal Süreya'nın "Sizin hiç Babanız öldü mü?" dizesinin Bana anımsattığı ilk şeyin, Babam'ın o dönemdeki yüzü olması boşuna değildi. Dedem'e hep son derece alakadar olan Babam'dı... Bu alakadarlığın neticesi olarak bir akşam eve gelmiş, kanser marazının yiyip tükettiği Dedem'in alnına elini koymuş ve:
-Yine bir lokma bile birşey yememişsin Baba, neden böyle yapıyorsun? diyerek, adeta Dedem'i azarlıyormuş gibi konuşmuştu. Dedem, Babam'ın öyle söylemesine karşın susmuş, başını duvar tarafına çevirerek ağlamaya başlamış. İnsan, sahiden de yaşlandıkça çocuklaşıyordu. Dedem'in gözyaşlarını, incinmişliğini, hislenişini, evde bir tek ben anlıyordum sanki, bir tek benim iliklerime işliyordu sanki Dedem'in sancıları. Dedem ağlayınca, Babam'ın yanına gitmişim ben, Annem'in anlattığına göre. Kahverengi, köy işi el dokuması halının üzerinde, ayaklarımı sürüye sürüye gitmişim. Babam'ı ite ite dışarı çıkarmışım sonra ve Dedem'in yanına gidip üstünü sıkıca örtmüş, öpüp, uyumasını istemişim. Dedem'i hiç hatırlıyor değilim, zihnimde silikleşmiş bir kaç hayalden ve artık rüya gibi kalan düşüncelerden ibaret. Babam'ın o zamanki hali ve evimiz ise, alabildiğine net bir şekilde kazınmış hafızama. Allah'ın rahmeti olsa gerek, ölen zihinlerden siliniyor zaman geçtikçe, kalpte baki kalan ayrılık acısını saymaz isek, kalanlar anımsanıyor, göçenler unutuluyor. İki nesil öncesini hatırlamıyor oluşumuz bundan olsa gerek.

